29 Aralık 2008

Salih Mirzabeyoğlu ve İşkence


- B İ L D İ R İ -
İşkenceciler

Salih Mirzabeyoğlu tam 10 yıldır esir olup, bu esaret tabiî ve anlaşılabilir bir durum değildir. 10 yıldır süren bu esaretin tabiî ve anlaşılabilir bir durum gibi telâkki edilmesi cinayetle eş değerdir.

Tarih, S. Mirzabeyoğlu’nun esaretini ‘verilen destansı bir mücadele’ olarak yazacaktır.

Destanlık çaptaki mücadelenin özellikle son 9 yılı telegram-betatron işkencesine karşı verilmiştir. Ve hâlâ verilmektedir.

Bu mücadelenin verimi; dünya çapında 13 (-14) eserdir.

Sayın Av. Taylan Tanay’ın ifadesiyle; ‘o şartlarda yaşamak bile zorken, Salih Bey’in bu kadar üretken olup, o kadar eser yazması takdir edilecek bir durumdur.’

Zaten kendisi de eserlerini bu mücadele esnasında yazdığını söyler, onları ‘Telegram-Betatron kitapları’ olarak anar ve son eserlerinin böyle anılması gerektiğini ifade eder.

S. Mirzabeyoğlu telegram işkencesini yaşayan biri olarak yazdı, eserleştirdi. Bu eserle birlikte herkes meseleden haberdar edildi. Ve neticede akademisyen, hukukçu, avukat, hapis yatan, gazeteci, vs, vs… her cenahtan, her meslekten bir çok kişiyle yaptığımız görüşmelerde hemen hemen aynı ifade kullanır hâle geldi: ‘Salih Bey’den dolayı meseleden haberdarız.’

‘Salih Bey’den DOLAYI’ herkesin bu meseleden haberdar olduğu, “Telegram -Zihin Kontrölü-’ isimli eserin ilk baskısı kısa zamanda tükendiği, milletvekilinden bakanına, hukukçusundan akademisyenine ve gazetecisine kadar bir sürü insan bu mevzudan haberdar edildiği hâlde bu işkence niçin hâlâ devam etmekte ve bu işkence karşısında niçin hâlâ üç maymunlar oynanmaktadır?

S. Mirzabeyoğlu 14 Kasım 2008’deki avukat görüşünde işkencecileri kastederek; ‘Bunlar kendileriyle değil, gösterdikleriyle mühimdir.’ demiş ve mühim bir hastalığın nişânesi olan küçük bir sivilce örneğini vermiştir.

Zati itibariyle bir değeri olmayan ve Salih Mirzabeyoğlu tarafından ‘Yumurtasızlar’ olarak tavsif edilen işkencecilerin varlıklarıyla gösterdiği şey; sistem ve ondaki kokuşmuşluktur.

Köhne yapıda iş gören herkes bu işkenceden haberdardır!

Ve herkes, herkes kadar mesuldür!

Herkes, herkes kadar mesul olduğu ve bu mesuliyetten dolayı eninde sonunda yargılanacağı için herkes ısrarla üç maymunları oynamakta, aynı herkes, ısrarla bu malûm sırrı dillendirmemektedir.

Meselâ?

Cezaevinden mesul olan bir ‘hukukçu’ (savcı) yaşanan işkenceden haberdar edilmiş, hem sorumluğunun ve hem de hukukçuluğunun gereği hâlinde meselenin üzerine gitmesi gereken memur zihniyetli mezkûr şahıs yapması gerekeni yapmamış ve panik hâlinde cevap vermiştir: ‘Ben böyle bir şeyi hayatımda ne gördüm, ne duydum.’ İşkencecilere ‘ben tarafsız bölgedeyim.’ diyerek bir alan açan bu memur işkenceye ortaktır.

Dolayısıyla mesûldür!

Başka?

Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun eski başkanı cezaevlerini ziyaret etmiş, S. Mirzabeyoğlu ‘hukukçu’ olan bu şahsı hücresinde kabul etmiş, kendisine meseleyi anlatmış ve mukabilinde; ‘Sizin iddianızın doğru olduğunu nereden bilelim.’ gibi son derece ahlâksızca bir cevap almıştır. ‘Rahatınız yerinde mi, çorbalarınız sıcak geliyor mu?’ gibi saçma-sapan sorularla meseleyi sulandırmaya çalışan, ardından da zılgıtı yiyen, bu şuur seviyesiyle ele aldığı işkence hususundaki ‘derin hassasiyetini’ her mahfilde dile getirmekle övünen aynı ‘hukukçu’, Meclis’teki makamında birçok kez ziyaret edilmiş, kendisine mevzu tafsilatlandırılmak suretiyle anlatılmış, Telegram kitabının yanı sıra telegrama dair birçok doküman verilmiş, ancak her görüşmede partisinin bakanı ile bir türlü görüşememekten dolayı dert yanıp, topu zamanın Adalet Bakanı’na atmış, ısrarlı takiplerimizden sıkılmış ve en nihayetinde artık bizimle görüşmeyerek meseleyi kendince hâlletme yoluna gitmiştir.

Bu şahıs işkenceden mesûldür!

Başka?

Kendisinden gerekçesi ile birlikte randevu talep ettiğimiz, fakat randevumuza cevap vermek yerine araya koyduğumuz kişileri ‘Senin onlarla ne işin olabilir?’ diyerek fırçalamayı tercih eden, F Tipi Cezaevleri’ni ‘devlet konuk evi gibi temiz, rahat’ ifadeleriyle öven, yakın zamanda cezaevlerine ziyaret gerçekleştiren, bu ziyaret kapsamında Bolu’ya da giden, gariban birkaç adlî mahkûmla görüşüp onların sorunlarını dinleyerek ‘görevini yerine getiren’, S. Mirzabeyoğlu ile görüşmeyerek meseleyi kendince hâlleden, geçmişte sol kadrolaşma ile nam yapan ve meseleden haberdar edildiği vakit ‘Bizim söylemek isteyip de söyleyemediğimiz şeyleri Salih bey söylüyorken bizim böyle bir işte nasıl dahlimiz olabilir ki.’ diyen eski Adalet Bakanı kadar bile meseleyle alâkadar olmayan Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin işkenceden mesûldür!

Başka?

Telegram-betatron işkencesinin en yoğun yaşandığı dönemde Dışişleri Bakanlığı yapan, şimdilerde Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden Abdullah Gül de gerek birebir sohbette ve gerekse çeşitli aracılar vasıtasıyla meseleden haber edilmiş ve fakat işkenceye dair hiçbir şey yapmamıştır.

Mesûldür!

Başka?

Salih Mirzabeyoğlu’nu her yönüyle düşman belleyen, O’nu en çok da ‘ehl-i sünnet’ yönüyle ele alan, Hz. Ali ‘aşkına’ Yahudilerin kucağına oturan, şaman kırması bir inancı inanç belleyen, tam netleştirememekle beraber II. Metris operasyonunda da güdücü olarak aktif bir şekilde görev yaptığı kuvvetle muhtemel olan bir ‘klik.’

Başka?

TC’nin milli burjuvazi yaratma teşebbüsünün neticesinde zenginleşen ilk ve en büyük sermaye.

Başka?

‘Yeşil sermaye’nin ilk temsilcilerinden olan, öldürülene kadar İhsan Güven ile görüşen, ilk ‘milli’ sermaye olan ailenin finanse ettiği telegram işinin taşeronluğunu seve seve üstüne alan, telegram işkencesinin gerekli teknik alt yapısını televizyon ve hastanelerinden tedarik eden, ‘Acer’ ismindeki bilgisayar markasının bir dönem Türkiye distribütörlüğünü yapan, gerek yaptığı işkencelerle ve gerekse teknolojik alt yapıya dair vukufiyeti ve yaptığı teknik modernizasyonlarla nam yapan C.T.Ç. isimli komutanı emekli olur olmaz holding bünyesinde işe alan ve H.H.I.’a damatlık yapan şahıs.

Başka?

Telegram-betatron işkencesinin S. Mirzabeyoğlu’nda ne türden tezahürlerinin olduğunu günü gününe takip ve kritik eden, içeriden birinin söylediği şekliyle ‘S. Mirzabeyoğlu’nun çektiği zikir çilesinden kuduran’, çıfıtlara erketelik yapmayı bir onur addeden Allahsız iki Kemalist karı-kocanın sevk ve idaresinde olan ‘vatan’sız bir gazetenin güdücüleri.

Başka?

Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanıp sorgulanan ve fakat hemen serbest bırakılan, elindeki bütün bilgi ve belgeleri ‘Yeni Gladio’ya verdiği, bundan sonra Yeni Gladio nam ve hesabına çalıştığı herkesçe bilinen, Telegram işkencesinde de ismi geçen Sisi’nin artık nam ve hesabına iş gördüğü Pansilvanya’dan yönetilen Yeni Glodio.

Başka?

Salih Mirzabeyoğlu’nun verdiği mücadeleye bîgane kalan, S. Mirzabeyoğlu’nun esaretini tabiî ve anlaşılabilir bir şey olarak gören herkes, fert fert hepimiz...

İşkenceler

En büyük işkence; işkencenin bildik yöntemlerle ispatlanamaması, işkenceye muhatap kalan şahsın meseleyi ifade edememesi ve en nihayetinde kendi içinde boğulmasıdır.

Bu işkencenin bir sürü çeşidi var. İspatı en zor ve dolayısıyla en garanti ve fakat en pahalı yöntem elektro-manyetik dalgalarla yapılanıdır.

İlaçla yahut başka usulle yapılanın isbatı nispeten daha mümkün. Alaattin Çakıcı’nın ‘bana mektup geliyordu, adamıma açtırıyordum, birgün yine bir mektup geldi, adamım açtı ve öldü.’ meyanındaki sözlerini ve bu sözlerin üzerine gidilmesi gerekirken niçin üstünün örtülmek istendiğini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Elektro- manyetik dalgalarla yapılan işkenceyi bildik ve hâkim ispat mantığıyla ispatlamak pek mümkün değil.

Zira diyalog şöyle gelişecektir:

- “Şikayetin nedir? Derdini anlat…”

- “İşte şöyle oluyor, böyle oluyor…”

- “İspatlayabilir misin, psikolojik sıkıntılarından dolayı böyle söylüyor olabilir misin? Malûm hapishane şartları insana sıkıntı verir, psikolojisini bozar…”

Kişinin dili döner ve meseleyi ifade ederse söylemesi gereken şudur:

- “Bahsettiğim elektirikî dalgaları elimle tutup size gösteremem ya, nasıl bir ispat istiyorsunuz?”

24 saatin 25 saatinde işkence gören Salih Mirzabeyoğlu da aynı küt bakışlara muhatap kalmış olsa da, O, bu mânâda da bir ilktir. Zira O işkenceyi yaşamış, yaşayan biri olarak yazmış ve meseleyi temellendirmiştir. Ve kendisi için de daha ziyade mühim olan; ‘bu meseleyi duyurmaktır, ondan sonra iş nereye kadar giderse gider.’

İşkence nasıl olsa ispatlanamaz. İşkenceye muhatap kalan ısrarla meseleye dikkat çekerse kestirmeden ‘majör depresyon’ teşhisi konulur, alttan alta da ‘kafayı sıyırmış.’ düşüncesi zekredilir. Majör depresyon ‘teşhisinde bulunan’ doktor bile meseleyi izah etmeye kalkan ‘hastasını’ daha ilk cümlesiyle boğar: ‘Siz böyle bir şeyin olabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?’

Bu söze muhatap kalan kişi eğer Salih Mirzabeyoğlu değilse, yaşadıklarını anlamlandıramaz, kendinden iyice şüpheye düşer ve işkenceden maksat hasıl olur: İşkence katlanarak artar, insanın iradesi esir alınır, kişinin en başta kendisine, daha sonra ailesine ve tedricen çevresine yabancılaşması sağlanır.

İşkence aynı zamanda fizikîdir de. ‘İnsandaki arazın, hastalığın ortaya çıkarılması suretiyle gerçekleşen’ saldırılardan bir kaçı:

S. Mirzabeyoğlu’nun özellikle son 1.5-2 ayda yaşadığı şiddetli bel ağrısı bu türden... Geçmişte zaten var olan bel ağrısı azdırılmış, uyruk kemiğine yapılan saldırı ile dizlerinin üstünden omzunun altına kadar olan kısım komple bloke edilmiştir. S. Mirzabeyoğlu: ‘Uyruk kemiğimden sırtıma kadar elektrik verip rahatsız ediyorlar. O bölge toptan bloke oluyor, yürüyemez hâle geliyorum.

Bu mevzulara aşina olan, daha doğrusu ihtisas alanı bu olan bir profesör de yapılan görüşmede hemen hemen aynı ifadeleri kullanmıştır: ‘Bir noktaya teksif edilen elektro-manyetik dalgalarla o bölgedeki rahatsızlık azdırılabilir, belli yerler bloke edilebilir.’

Salih Mirzabeyoğlu’nun 2007’de, Bolu’daki duruşmasında da aynı şey gerçekleşmiş, göz ve çevresi olduğu gibi bloke edilmiş, bununla da kalınmayıp algılarda değişikliğe sebebiyet verecek şekilde rahatsız edilmiştir. Bu hususu anlattığı esnada; ‘Efendim duruşmaya girerken de kafanız eğikti, devamlı önünüze bakıyordunuz.’ demiş ve; ‘Maksat da zaten o, insanın tabiîliğini bozmak. Adımlarımı normal atsam da bu bana öyle gelmiyor, sanki adımlarım birbirine dolaşıyor. Hani çizgi filmlerde koşunca ayaklar birbirine dolanır gibi olur ya, işte öyle. Normal adım atmak için bile adımlarıma bakmak zorunda kalıyor insan.’ cevabını almıştık.

Bel ağrısının yanı sıra özellikle sağ kasık bölgesine de şiddetli tazyik uygulanıyor. O kadar ki en basit hareketleri yapamaz durumuna getiriliyor.

Yine özellikle son üç haftadır yapılan; vücuda, hususen de boyun, göğüs ve tenasül uzvuna kaşıntı vermek…

28 Kasım 2008 tarihli görüşmede konuşmasını birden kesti ve ‘bakın şu ânda dilimi yakıyorlar.’ dedi.

Kâh yakma, kâh şiddetli şekilde vurma, kâh kaşıntı verme şeklinde birçok kez yaşanan bu vb. hâdiseler 5 Aralık 2008 tarihli görüşmede de tekerrür etmiş, konuşmasını yarıda kesen S. Mirzabeyoğlu sağ gözünü göstererek; ‘marifetlerini gösterecekler ya, şimdi gözümü yakıyorlar.’ demiştir.

24 saatin 25 saatinde işkence gören Salih Mirzabeyoğlu’ ifadesi klâsik avukat diyalektiği yahut da dikkat çekmeye matuf belagatli ifadeler olarak telâkki edilmemelidir.

Akla hayale gelmedik ahlâksızca ifade ve görüntülerden, vurma, yakma, bloke etme, kaşıntı verme şeklinde gerçekleşen fizikî saldırılara kadar işkencenin her türlüsünü yaşayan S. Mirzabeyoğlu’nun günlerce uyumadığı da oluyor.

Uyuyabildiği dönemlerde de fizikî olarak tazyik sürüyor, uyku ile uyanıklık arasında bir hâlle karşılıklı cedelleşme devam ediyor.

‘Deliksiz ve rahat’ bir şekilde 2 saatlik bir uykunun ardından ‘tamam, bu kadar yeter!’ denilerek yine uyandırılıyor.

Gerek görüntülü ve gerekse fizikî saldırı en çok da namazda yapılıyor. Akla hayale gelmedik ahlâksızca ifadeler, küfürler S. Mirzabeyoğlu namaz kılarken ediliyor, yine aynı nispette ahlâksızca görüntüler namaz kılma esnasında veriliyor. Öyle ki namazın bozulduğu dahi oluyor.

İşkence türlü türlü… Mevzuunda ihtisas sahibi olanların da teyid ettiği türden yöntemler:

Her insanın kendine has bir elektriği var. Sevinçli, hüzünlü, sinirli… her hâlde değişen bu elektriğin/enerjinin tespit edilmesi ve daha sonradan insana giydirilmesi... Yani? Şöyle: İnsanın hüzünlü ânında tespit edilen elektriği başka ve farklı bir ânında insana veriliyor. Ve insan meselâ hiç de hüzünlü değilse birden hüzünlü bir hâle bürünüyor.

Salih Mirzabeyoğlu’na sıklıkla yapılmak istenenlerden biri de budur. Meselâ telefon görüşmesi yaparken ve hiç de hüzünlü bir hâli olmadığı hâlde yapılan saldırı ile hüzünlü bir hâle sokulmaya çalışılıyor. Bu en ‘masum’ saldırı…

Gerek suretine ve gerekse bedene yapılan bunun gibi nice saldırıdan haberdar olduğu için mukavemet edebiliyor.

Mukavemet edemezse işkencenin tezahürü belli: Durup dururken ağlamalar, yahut gülmeler, yahut sinirlenmeler… Hiçbir saldırının olmadığı ve insanın kendi hâlini kritik ederken düştüğü çelişkiler… Bu çelişkilerle birlikte kendi benine yabancılaşma… Akla-hayale gelmedik olan ve ancak ensest çocuklarının yapabileceği türden ahlâksızca yapılan saldırılarla hasıl olan düşünceleri kendi ‘ben’inden zannetme… Bu düşüncenin hasıl olması ile birlikte yaşananlardan kendini mesul tutma ve ardından kendinden iğrenme… Ve işkenceciler açısından mesut netice: Kendi benine, ardından aileye, ardından çevreye yabancılaşma… Herkese ve her şeye, en başta da kendi benine yabancılaşan insanın bütün bu süreçte iradesinin teslim alınıp, istenildiği gibi sevk ve idare edilir hâle gelmesi, güdülmeye teşne bir nesne olması…

İşkenceci Ruhîyatı ve Yapılması Gerekenler

Betatron işkencecilerinin ruhîyatını gerek S. Mirzabeyoğlu’nun ‘Yumurtasızlar’ tavsifinden ve gerekse sayın Dr. Hakkı Açıkalın’ın bu mevzua dair yazdığı makalelerden süzmek mümkün.

İşkenceyi yapan piyonlar, S. Mirzabeyoğlu’nun sırtından prim yaparak Türkiye’nin en büyük mafyası olma hayaliyle işe başlamıştır.

S. Mirzabeyoğlu’nun ‘ben sizi büyütmem, siz birer kantin dilencisisiniz.’ demek suretiyle çapları ifade edilen bu işkenceciler, kendilerini daha sonra ‘özel harekatçı’ olarak ifade etti. O da tutmayınca ‘(…)’ın adamlarıyız.’ şeklinde kendilerini mühimsetme yoluna gittiler. O da olmayınca, ‘askerî mahkûm’ oldular. Bu da tutmadı ve neticede ‘(…) tarafından kandırılanlar’ oldular. Son zamanlarda söyledikleri; ‘herhalde devlet bizim gençleri işsiz bırakmaz.’dır.

Peki kim bunlar?

Vasıfları: ‘Yumurtasız.’

Çapları: ‘Eline verilen âleti kullanmayı bir meziyet zanneden bir tinerci.’ kadar

Alâmet-i farikaları: ‘Hepsi ensest çocuğu.’

Psikolojileri: ‘Bir paket sigara için kendi bir tarafa, anasını bile satacak olan kantin dilencisi.’

Arkasındakiler: Kantin dilencilerine, ensest çocuklarına iş paslayacak kadar aciz bir seviye belirten müesses nizâm.

Yapılması gereken?

Türkiye’de kanun maddesi ile hukuk aynı şey zannediliyorsa, hukuk tutanın elinde işlevsellik kazanan bir maşa mesabesindeyse, ispatı nispeten daha kabil olan ve ölümle neticelenen işkencelere bile ses çıkartılmıyor ve bir ‘pardon’la gerekenin yapıldığı zannediliyorsa, betatron-telegram işkencesinden herkes haberdar olduğu hâlde hiç kimse bir şey yapmıyor bilâkis ‘hukuk adamları’ bu işkenceye göz yumuyorsa, o zaman bu mevzua dair mevcut yapı içinde hukukî olarak yapılacak pek bir şey yok!
Av. Ali Rıza Yaman
22 Aralık 2008

İstiklâl Hatt-ı Humâyunu (*)

2006 yılında bir çağrıda bulunmuştum bu köşeden. Gelin, demiştim, Milli Mücadele'nin Sivas'ta çıkan ilk yayın organı "İrâde-i Milliye" gazetesinin tamamını yeni harflere çevirip yayımlayalım. Doğrusu gösterdiğiniz alaka, heyecan aşılıyor meyus kalbime. Hâlâ cevap verenler, hazır olduklarını söyleyenler oluyor.

Şimdi size ve o gönüllülere buradan duyurmak boynumun borcu oldu: Çağrımız Sivas'ta yankılandı ve bir grup öğretim üyesi elbirliği etmek suretiyle 40 kadar "İrade-i Milliye" nüshasını Latin harflerine çevirdiler, Sivas Belediye Başkanı Sami Aydın Bey'in destekleriyle Buruciye Yayınları tarafından Osmanlıca orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlandı. Yani eksik de olsa bu ilk resmi yayın organının bir koleksiyonuna sahibiz. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Keşke diğer gazete koleksiyonları da aynı bahtiyarlığı yaşayabilse.

Yine de bir iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Birincisi, kronik problemimiz olan ciddi okuma hataları. En basiti, kapı, eşik anlamına gelen 'südde' kelimesinin ısrarla 'sedde' yazılması (msl. s. 19) ya da "istiksâratımızın" (s. 159) kelimesinin doğrusunun "istiksar etmezler" olması gibi. Bunlar ufak tefek kusurlar gibi görünüyor ama yapılan işin önemi karşısında daha ciddi olunması gerekirdi.

"İrade-i Milliye" gazetesinin maalesef tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yok. İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde de sadece mikrofilmleri mevcut. Asıllarını isteyince yok diyorlar. Nasıl yok olur? Anlamak mümkün değil. Allah'tan Amerikalılar var da, gazetenin Türkiye'de dahi bulunmayan bazı nüshalarını Chicago Üniversitesi Arşivi'nden temin edebiliyorsunuz.

Benim asıl üzerinde durmak istediği nokta, şeklinden şemailinden ziyade "İrade-i Milliye" gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara'ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için.

Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken "Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal", çekilen kişi "Zat-ı Şahane" yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.

Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor: Huzurdayken İzmir'in işgali karşısında "pek mahzun olan" kalbinizin "bu nokta-i necâta ait ilhamatı"nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin "ilkâ"nızdan, yani Şemseddin Sami'nin "Kamus-i Türkî"sine bakılırsa, benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.

Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz. "Nutuk" dahil diğer kaynaklarda "ilkâ" kelimesinin "dilhah"a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela "Atatürk'ün Bütün Eserleri", c. 2, s. 375). Meğer, diyorsunuz, Atatürk'ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş.

Peki sonradan tamamen unutulacak olan bu "fikir çelme" hadisesi neyin nesiydi? Ona dair de bazı ipuçları bulabiliyoruz aynı telgrafta. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

"İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız [uyanmış] olduğunu tahayyül edemezdim."

İlginç değil mi? Devam ediyor Paşa:

"Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor." Yani uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda.

Mustafa Kemal Paşa'nın bir ay içerisinde çektiği bu net resim çok mu çok önemli. Neden? Piyasadaki inkılap tarihlerinde o yıllarda milletin yere serilmiş olduğu ve sonra Atatürk'ün gelip onu dirilttiği anlatılır da ondan. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Üstelik bunu bizzat kendisi söylüyormuş.

Daha neler söylüyormuş? Devam edelim okumaya.

Mustafa Kemal'e göre Vahdettin son hatt-ı hümayunuyla bütün milletin azim ve mücadele gücünü uyandırmış imiş. Peki kime karşıymış bu mücadele? Cevabını telgraf sahibi veriyor zaten:

Milletin beka ve varlığına düşman olanlara karşı. Yani İngilizlere ve İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterlilere karşı.

Şimdi düşünelim:

Beni Anadolu'ya ikna ettiniz diyen kim? Atatürk.

Anadolu'ya geçmeden önce milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim diyen kim? Yine Atatürk.

Uyanmış olan milletin bağımsızlık ateşiyle tutuşmuş olduğunu ve saltanat ve hilafetin haklarını desteklemek için kararlılık içinde olduğunu söyleyen kim? Yine Atatürk.

Vahdettin'e, hatt-ı hümayununuz milletin mücadele gücünü uyandırdı diyen de o, İngilizlere ve onların destekçilerine karşı mücadele etmek üzere anlaştıklarını söyleyen de.

Peki Turgut Özakman neyi savunuyor: Canım Vahdettin gönderdi ama Atatürk'ün ne için gittiğini bilmiyordu ki. Bilse asla göndermezdi.

Şimdi Havza telgrafıyla görüyoruz ki, ikna eden de, gönderen de, hatt-ı hümayunuyla halka direniş mesajı veren de, İngilizleri barışa ikna etmek için Mustafa Kemal'le gizlice mutabakat sağlayan da Vahdettin'den başkası değil. Aralarında bütün bunlar önceden konuşulmamış olsa Mustafa Kemal ne diye anlatsın ki derdini sultana?

Üstelik Vahdettin'in Anadolu halkına, yanınızdayım mesajını veren bir beyannamesi var ki, gazete sütunlarında alkışla karşılanmış. Mustafa Kemal, 28 Eylül 1919 tarihli nüshada bu beyannamenin Osmanlı tarihinde her bakımdan benzersiz olduğunu yazıyor. "Padişahımız" diyor, "Anadolu harekâtının tamamiyle meşru olduğunu ilan ederek mevcut cereyanı, yani Kuva-yı Milliyeyi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir."

Daha ne desin?

(*) http://www.mustafaarmagan.com.tr/yaziGoster.php?yaziNO=1205

14 Aralık 2008

Kemalizmin İlk Demleri

CHP’nin “altı oklu çarşaf” açılımı ile Doğu Perinçek’in “Peygamberimiz” ağzı, “Kemalizmin Son Demleri”nde ilk demlerindeki ikiyüzlülüğünü tekrar ederek kefeni yırtma, kendini yeniden üretme çabasından başka bir şey değil...
Kendisine “Ulusal İslâm”cı diyebileceğimiz bir yazar, bir dergiye verdiği röportajda şöyle diyor: «Aleyhine kitap yazdığım Doğu Perinçek’in yanında emperyalizme direnç noktasında elbette onun yanındayım. Doğu Perinçek “Peygamberimiz” diyebiliyor.»
Efendim, Ergenekon davasından tutuklu bulunan Doğu Perinçek, geçtiğimiz Ramazan boyunca “Peygamberimizin Hayatı” isimli bir dizi seyretmiş cezaevinde. Bilâhare bir yazı yazmış, Aydınlık dergisinde yayınlatmış...
«Dinleri, o dinlerin içinden "anlama" çabaları pek başarılı olmuyor. Dinleri, dünyevi gözle, dinlerin dışından araştıranlar daha doğru anlamışlardır; Hz. Muhammed'in dünya tarihindeki yerini ve rolünü İslam ulemalarından daha iyi açıklamışlardır.»
Diye söze başlayan, yani daha prologda gayrimüslim olmanın fezâilini vurgulayan Doğu Perinçek küfründe gayet samimi de...
«Devrimcileri en iyi devrimciler anlar. Ulemaların Hz. Muhammed'i biz devrimciler kadar anlamaları ve duymaları olasılığı yoktur. Çünkü Hz. Muhammed'i sistemin içinden, tutucu, kalıplaşmış bir zihin yapısıyla anlama şansı bulunmuyor.»
Diyerek, Kâinât’ın Efendisi’ni devrimcilerden bir devrimci yerine koyup kendisini de yanıbaşına oturtuvermek küstahlığında bulunan... Kendi nefslerine uymuyor diye İslâm’dan zerre çıkartmaya kalkmadan ve kendi nefslerinden İslâm’a zerre bir şey katmaya kalkmadan -Allah ne gönderdi ve Resûlü nasıl öğrettiyse öyle- İslâm’ı bize, bugüne kadar ulaştıran, Kıyâmet’e kadar da öyle ulaştıracak olan -en başta Sahâbe-i Kirâm Efendilerimiz olmak üzere- büyüklerimizi aklı sıra bir çırpıda silmeye kalkan bu küstahı “mühtedî, mücahid” ilân edenlere ne demeli?!
«Ama “antiemperyalizm” diyor, hatta Peygamberimiz’in isminin önüne “Hz.” bile yazıyor artık!» Perinçek; öyle mi?!
Öyle! Hatta «Hz. Muhammed'i iyi anlayalım, Mustafa Kemal de aynıdır; tarihin zafer vaat ettiği büyük bir davanın önüne geçmişlerdir.» de diyor aynı yazıda Perinçek!
Doğru söylüyor!
Ama bir farkla!
Efendimiz sallâllâhu aleyhi vesellem “Gaye İnsan – Ufuk Peygamber”, Lânetullâhialeyh ise “Küçük Deccal” kimliği ile kazandılar zaferlerini...
Efendimiz’in zaferi, bu dünya ve ötesinin en büyük zaferi; dâim ve kâim!..
Lânetullâhialeyh ise -zaferleri de dahil- bir “Ebter” sadece!
CHP’nin “altı oklu çarşaf” açılımı ile Doğu Perinçek’in “Peygamberimiz” ağzı, “Kemalizmin Son Demleri”nde ilk demlerindeki ikiyüzlülüğünü tekrar ederek kefeni yırtma, kendini yeniden üretme çabasından başka bir şey değil...
Kemalizmin ilk demleri?!
...
Kemal, bir fikir adamı değildir; bir eylem adamıdır; bir devrimin önderidir. Kemal’in görüşleri, bir yönüyle Cumhuriyet ideolojisinin en önemli belgeleridir; öte yandan bu görüşler, bir devrim pratiğinin kanıtlarıdır.
Kemal’in önderlik ettiği devrimde, 3 Mart 1924 tarihi, bir dönüm noktasıdır. O gün, Hilâfet’in kaldırılmasıyla birlikte Kemalist Devrim’in siyâsî programı tamamlanmıştı.
Her devrimde kilit mesele, iktidarın ele geçirilmesidir. Kemalist Devrim’de iktidarın bütünüyle kazanılması birkaç aşamada gerçekleşti.
1-) 23 Nisan 1920’de Ankara’da, TBMM’nin açılmasıyla, İstanbul iktidarının karşısında yeni bir iktidar odağı oluştu. Aslında Cumhuriyet, o gün fiîlen kurulmuştu.
Gerçi Kurtuluş Savaşı’nın başında amaç, “vatanın bağımsızlığı” yanında “Hilâfet ve Saltanat makâmını kurtarmak” diye ifade edilmişti. Ancak asıl amaç, tam tersine, Hilâfet’ten ve Saltanat’tan kurtulmaktı.
2-) 1 Kasım 1922 günü Saltanat resmen kaldırıldı.
3-) Fiîlen var olan Cumhuriyet, 29 ekim 1923’te ilân edildi.
4-) Son darbe 3 Mart 1924 günü Hilâfet’e indirildi.
Kemalist Devrim’in bu geçiş dönemi, aslında Hilâfet’in kaldırılmasıyla sona erdi ve yeni bir safhaya geçildi. Artık devrimde siyâsî iktidarın fethedilmesi süreci tamamlanmış, sosyal ve kültürel dönüşüm başlamıştı. Nitekim aynı gün, Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu çıkarılarak İslâmî eğitime son verildi; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı.
1924 yılına kadar izlenen ideolojik çizgi, iktidarın kaynağının İlâhî olduğu teorisinin yıpratılmasına yönelikti. Allah’ın hâkimiyeti teorisinden milletin hâkimiyeti teorisine geçilmek sûretiyle Saltanat ve Hilâfet’in ideolojik temelleri çökertildi;
Bununla birlikte, yine de toptan hedef alınmadı İslâm. Kemal, yeri geldikçe İslâm dinine, Allah’ın birliğine ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna inancını belirtti. Ancak, daha Kurtuluş Savaşı döneminde İslâm’ın altını oymaya yönelik bir “aydınlatma” mücadelesine de başladı. Özellikle akıl, bilinç, bilim, fen, çağdaşlaşma, ulusalcılık, ulusal ahlâk gibi “Aydınlanma”nın değerlerini işledi ve dinî ilkeler de bu değerlere göre yorumladı. Dayanılacak asıl mânevî gücün millet olduğunu vurguladı. Panislâmizmi eleştirdi. Hristiyan düşmanlığının zararlarını anlattı. Kaderi değil, çalışmayı savundu. Din ricâline ve dinî eğitime karşı tavır aldı. Dini “demokratlaştırmaya” ve Kur’an ile ibadetin Türkçeleştirilmesine dâir görüşler açıkladı.
Kemal, izlediği stratejiyi ilerde, Büyük Nutuk’ta anlatacaktır; 1927 yılında, geriye dönüp bakarak Anadolu ihtilâlinin özünü şöyle belirler:
«Osmanlı hükûmetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.» (Nutuk, cilt 1, s. 20)
Kemal, siyâsî devrimi esas olarak tamamladıktan sonra, İslâm’a karşı kapsamlı bir ideolojik mücadele açtı. Artık din ve Allah’ın Aydınlanma Felsefesi’ndeki yerlerine konmalarının da “zamanı gelmişti”.
3 Mart 1924 günü Hilâfet’in kaldırılması, kültürel devrim döneminin başlangıcıdır. 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde “Türkiye devletinin dini, İslâm dinidir” diye yazıyordu ama, Hilâfet’in kaldırılmasından sonra Cumhuriyet yönetiminin söylemi değişmiştir. Bu dönemde, daha önce dinî ideolojiye verilen tavizlerin hiçbirine rastlanmaz. Artık konuşmalarda Allah’ın adı anılmaz, İslâmî inanca vurgu yapılmaz, dua edilmez. Kemalist Devrim ideolojik yatağına girmiş, gerçek kişiliğini bulmuştur.
İşte bu sepeblerle, Kemalizmin din, Allah, lâiklik gibi konulardaki sözleri ve pratiği, 1924 öncesine bakılarak tesbit edilemez.
Kemal’in, 1924 öncesi konuşmalarından alıntılar yapılarak Hilâfet yanlısı olduğu söylenemeyeceği gibi, İslâm hakkındaki 1924 öncesinde ettiği sözlerine gönderme yapılarak müslüman olduğu da söylenemez.
Cumhuriyet’in dinsizliğini, Cumhuriyet’in henüz lâik olmadığı (hatta Cumhuriyet’in de olmadığı) dönemin belgelerine dayandırma işini ne lâiklik adına paylaşabiliriz, ne de realite adına.
1924 sonrasındaki yönelişin köklerini, 1924 öncesinde bulabiliriz elbette. En azından bu iki dönem arasındaki farkı açıklamak diye bir meselemiz vardır; bunu gözardı etmiyoruz. Ancak Hilâfet’in kaldırılmasını da kapsayan devrim döneminin ideolojisini, 1924 sonrasından kopararak incelediğimiz zaman büyük yanılgıya düşeriz. 1924’e kadar, Kurtuluş Savaşı’nı ve siyâsî iktidarı kazanmanın ihtiyaçlarına göre ele alındı İslâm. Buna, “sınırlandı” demem daha doğru olur elbette; ancak, iktidarın ele geçirilmesi süreci tamamlanınca, o sınırlar da kalkmıştır.
...
Yukarıdaki tesbitlerin aynını birebir Doğu Perinçek’in kaleminden okumak isteyenler, “Atatürk; Din ve Laiklik Üzerine” isimli derlemenin önsözüne bakabilirler...
Kemal’in İslâm hakkındaki görüşlerini kendi el yazısından, 30’lu yıllarda liselerde ders kitabı olarak okutulmak üzere bizzat kaleme aldığı “Medenî Bilgiler” notlarının kopyasından okumak isteyenler için de bir internet adresi verelim: http://www.merih.net/ata/index.htm
Ve “Ulusal İslâm”ın ne demek olduğuna dâir bir makale:
http://mustafasaka.blogspot.com/2008/11/kutlu-mutlu-ulusal-islam.html
“Altı oklu çarşaf” ile “Peygamberimiz” yâvelerinin bunların son çırpınışları olduğu; son bir çırpınışla müslüman halkımızı kafalamaya çalıştıkları; “peygamber” kelimesini ise düpedüz sözlük anlamı ile kullandıkları anlaşılmıyor mu?!
Pey+gam+ber (Farsça): Haberci, ulak; getir götür işlerine bakan hizmetkâr...

24 Kasım 2008
(Furkan 30, Aralık 2008)

mim.saka@googlemail.com
7 Aralık 2008

Sefil Toplum

İngilizce: Civil. Almanca: Zivil.
Sivil: Askerî olmayan; “uniform – tektip” olmayan; medenî olan.
Civil (veya cıvıl; emin değil aktaran): Erzurum yöresine has, pişmaniye gibi tel tel ayrılabilen, dayanıklı, tuzlu bir peynir çeşidi… “Yağ”ın varlık ve lezzet ifade ettiği, etin ve sütün yağlısının, nesnenin tuzlusunun değil tatlısının makbûl olduğu eski zamanda; yağı alınmış sütten imâl edilen bu peynirin bir adı da “imansız”mış.
Kasımpaşa lisânında ise “çıplak” demek oluyor “sivil”.
Civil peyniri gibi tel tel ayrılabilen; yağı alınmış, yani imansız; ve sivil, yani çıplak; ve üniformalıların her türlü aşağılamasına dayanıklı, yani canlı değil de salamura; tepesinde de tüy niyetine Kasımpaşalı bir takım elbise; böyle cıvıl cıvıl ve cıbıl cıbıl bir toplum.
Böyle bir toplum, “medenî” mânâda “sivil toplum” değil; “SEFİL TOPLUM”dur!
…..
Türkiye’de STK diye kısaltılan (TSK’yı andırmasına dikkat edilen) “Sivil Toplum Kurumları”, dünyada, 1980 sonrası Amerikan kültürel, siyâsî yayılmacılığının bir aracı olarak ve NGO (Non-Governmental Organizations - Hükümet Dışı Organizasyonlar) kavramıyla ifadesini buluyor.
NGO, Avrupa’da da aynı isimle ifade ediliyor; ve aynı amaçla…
Bu organizasyonların hemen tamamını dinî gruplar oluşturmaktadır. Özellikle Amerikan örneğinde, “sivil toplum” neredeyse dinî gruplarla özdeşleşmistir. Avrupa’da da durum farklı değildir. Meselâ, dünyanın en ileri demokratik ve sosyal hukuk devleti olan İsviçre’de, mültecilerle ilgilenen iki enternasyonal yardım kuruluşu Caritas ve HEKS, Kilise kuruluşlarıdır. Bu yüzdendir ki, dünyada “sivil toplum”a kafa yoran kafalardan biri olan Bauman Zygmunt, “Postmodern Religion?” diye sormaktadır. Religion, “din” demek oluyor… Kavramı tabiî, Batı’nın köküne, Yunan’a dayandırmak ihmâl edilmiyor. “Sivil Toplum’un üyesi olmak demek, bir yurttaş, yani devletin üyesi olmak ve dolayısıyla da onun yasalarına uygun ve diğer yurttaşlara zarar vermeyecek biçimde davranma yükümlülügü altında olmaktır” diyor Keane.
Bize, yani hedef kitleye hitab ederken ise başlıklar ve tanımlar transformasyona uğruyor. “The Structural Transformation of the Public Sphere” diyor Habermas Jürgen; küresel bir strüktürel tranformasyondan bahsediyor…
Evet, Batı’da devletin yardımcı kolu olarak çalışan ve devletin yasalarına uymayı öğreten NGO, bizlere, yani geri kalmışlara gelirken, yolda transformasyona uğruyor, “devlet inisiyatifi altında olmayan halk inisiyatifleri” oluyor; hizaya getirilmek istenen, değişmesi gerektiği düşünülen devletlere karşı bu halk(!) inisiyatifleri(!) finanse ediliyor. Asya’da gördük, artık halk(!) devrimleri(!)ni “Soros”lar finanse ediyor, NGO yapıyor.
NGO, “SEFİL TÜRK TOPLUMU”na geldiğinde garâbet doruğa çıkıyor; sözde İslâmcı hükümete karşı, özde ise halkın İslâmî değerlerine karşı, yani düpedüz halka karşı “ORDU-NGO ELELE” devrim yapılabiliyor…
TİSK Genel Başkanı Refik Baydur’un, adına “Beşli Çete” dediği sosyal ve ekonomik sivil(!) organizasyonlar, yani emekçi sınıfın temsilcisi olması lâzım gelen sendikalar, demokratik sürece karşı militarist bir siyaset güdebiliyor. Hükümet devriliyor ama operasyon, TİSK’in temsil ettiği kitlenin de yarı yarıya fakirleşmesiyle sonuçlanıyor. Militarist politikalara destek vererek kendi tabanlarını da hüsrâna uğratan bu sözde sivil toplum gruplarının öncüleri, hezîmetin tabanlarını kasıp kavurduğu zamanlarda bile makamlarını ellerinde tutmayı başarıyorlar.
Evet, “SEFİL TOPLUM”da “Sivil Toplum Kuruluşları”, STK (Silahsız Türk Kuvvetleri) olarak çıkıyor karşımıza. TSK’yı (Türk Silahlı Kuvvetleri) çağrıştıran bu kısaltma, 28 Şubat sürecinde böyle bir misyon üstleniyor.
...
“Sivil Toplum”un sivil olmadığını anlatmaya çalışmıyorum aslında; bunun bilindiğini farz ederek başka bir şey söylemeye çalışıyorum!
“Batı” kendince haklıdır!
Kendi kavramlarını, ideolojisini üretebilen, kendini “sivil”, yani “medenî” olarak da tanımlar pekâlâ!
Tanımlananlara ise “Sefiller”i oynamak düşer.
Çelişki, Batı’nın kendini merkeze koyup, ötekini, yani bizi tanımlamasından değil; asıl bizim, kendimizi Batı’nın kavramlarıyla tanımlamamızdan, Batı’ya, Batı’nın kavramlarıyla karşı gelmeye çalışmamızdan kaynaklanıyor.
“Kaynaklanıyordu” demek daha doğru.
“Gordion düğümü”, her biri bin İskender kılıcı kuvvetindeki “İbda kavramları”yla çözülmekte şimdi!
…..
Hegel’e göre “sivil toplum”, siyasî toplum dışındaki alanlar oluyor; ancak devletin sivil toplumu düzenlemesi, fizikî ve ahlâkî bozulmaya izin vermemesi gerekiyor.
Marx, “sivil toplum”u “altyapı” olarak tarif ediyor; ideoloji, hukuk ve devleti üstyapı sayıyor.
Gramsci, “sivil toplum”u bir “üstyapı” unsuru olarak ele alıyor; “sivil toplum” ile “altyapı”yı birbirine karıştırmayı “sendikalizm”; “sivil toplum” ile “siyasî toplum”u biribirine karıştırmayı ise “devletin putlaştırılması” olarak niteliyor.
İdris Küçükömer, “sivil toplum, bir bakıma Batı kültürel birikiminin ürünüdür” ; Şerif Mardin ise, “sivil toplum bir batı rüyasıdır” derken, bir “aidiyet kaygısı” taşıdıkları anlaşılıyor. Teslim olmuş NGO teorisyenlerinden A. Yaşar Sarıbay ise: “Sivil toplum, sözlük anlamı ile yurttaşlar toplumu olup; bu yurttaşlar arasındaki sosyal ilişkilere ve iletişimlere atıf yapan bir kavramdır.” Diyor ve İslâm’a lâf etmeden geçemiyor: “İslâm, Tevhid temeline dayandığı için, sivil toplum geleneğini yadsır ve farklılıkları hos görmez. Buna ek olarak farklı düşünüş ve hareketler de İslâm dini tarafından cezalandırılmıştır” (Saribay, Ali Yasar, 2003, Sivil Toplum: Universitas mi, Societas mi?, Sivil Toplum Dergisi, Sayi: 1)
Sarıbay’a sormak lâzım: Bal gibi de sivil toplum inisiyatiflerinin önayak olmasıyla yükselen Nazi Faşizmi’ni hangi teorik mülahazayla açıklayabiliyor acaba?
Tarih boyunca, en güçlü ordular, en medenî toplumlarda teşekkül etmiştir. Zira daha kompleks askeri yapılanmalar, ancak daha medenî toplumlarda olabilmektedir. İlkel bir kabîleden askerî dehâ da çıkmıyor. Kalem ve kılıç beraber yürüyor…
Bryan S. Turner, “Sivil toplumun Doğu despotizmine kıyâsen tartışıldığı dönemlerin, aynı zamanda Aydın despotizmi ve monarşinin Avrupa’da en hararetli bir şekilde tartışıldığı dönemlere tekabül ettiği”ni söylüyor ve devam ediyor: “Sivil toplumun (medeniyetin) İslâm’da olmadığı konusundaki oryantalist söylem, aslında Batı’daki siyâsî özgürlüklerin düzeyi konusundaki sıkıntı ve kaygıları yansıtıyordu. Bu anlamda, problem Doğu degil, Batı’dır. Bu problem ve kaygılar Doğu üzerine kaydırılmışsa da, izahlar, Doğu’nun portresi olmaktan çok Batı’nın karikatürüdür. Doğu despotizmi dediğimiz, temeline inilirse Batı Monarşisiydi.” (Turner, Bryan S., 1989, Oryantalizm ve İslam’da Sivil Toplum Meselesi, Asaf Hüseyin, Robert olson, Cemil Kuresi (derleyenler) Oryantalistler ve İslamiyatçılar: Oryantalist İdeolojinin Eleştirisi, çev. Bedirhan Muhib, İstanbul: İnsan Yayınları.)
Doğulu bir düşünür, Sayyid de önemli bir kıyas yapıyor: “Yunanlılar bile kendi demokratlıklarından bahsederken bununla Pers İmparatorluğu’nun despotizmine karşıt bir konumu veya kimliği kendilerine yakıştırmış oluyorlardı. Peki hangi toplum daha özgürdü? Sokrat’a, inançları yüzünden baldıran zehiri içiren Atinalılar mı? İran İmparatorluğu, bir çok tanrı, birkaç tanrı, veya tek bir tanrıya inanan, veya hiç inanmayan insanları herhangi bir tahrike yol açmadan içinde barındırmayı başardı. Fakat Atina şartlarında ferdî düşünce tamamen kontrol altındaydı.” (Sayyid, S., 2002, Çogulculuk ve Sivil Toplum, Demokrasi ve İslamcılık, çev. Nigar Bulut-Tugsuz, Tezkire, sayi: 24.)
“Doğu toplumlarının ve bilhassa Osmanlı’nın tarihine bakıldığında, devletin büyük organizmasıyla fertler arasında ara mekanizmaların görülememesi yüzünden, devletin büyüklüğünün ferdi ezdiği söylenebilir” mi?
Böyle bir eleştiriye, Said Aykut gönüldaşın bizzat şahit olduğum muazzam bir emekle dilimize kazandırdığı Battûta çevirisi cevap veriyor; 700 yıl önce Doğu toplumlarında, devlet organizmasıyla fertler arasında hangi ara mekanizmalar olduğu Battûta’dan sorulabilir. Meselâ Endülüs’ten Çin’e dek her menzilde karargâh kurmuş zâviyeler; Sultanların destursuz giremediği Sivil Toplum Örgütleri… Yoksulların, yolda kalmışların, mazlumların sığınağı, acizlerin barınağı tekkeler… Görgü kurallarının, din ve fen ilimlerinin öğretildiği mektepler… Sadece NG (=Hükümet dışı) değil, “Medenî Toplum Örgütleri”… (İbn Battûta Seyahatnâmesi, Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Said Aykut)
...
Bugün, “medenî dünya”nın himâyesi ve kontrolü altında bizleri hot zot yöneten, silâhları halka çevrili, görevleri “medenî(!) dünya”nın çıkarlarına hizmet etmek olan yerli işgâlcilere, kukla despotlara bakıp, Doğu tarihini despotluk olarak görmek ve “sivil toplum”a özlem duymak, “Bulamaç Müslümanlar”ın, oryantalist bakış açısını çok iyi içselleştirmiş “sefiller” olduğunu gösteriyor. Evet, Doğu toprağında demokrasi yetişmiyor, yetişmez de! Demokrasi, Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitiyle “teâmüller rejimi”dir. Ve tarihi monarşiler ve Kilise despotizmi olan Batı’nın, tarifsiz çileler çekerek, başını taşlara vurarak bulabildiği (Bugün itibariyle ve Batı için kaydıyla) en ideal rejim Demokrasidir. Doğu’nun bugünkü birincil ihtiyacı ise demokratizasyon değil, “hukuk devleti” olmaktır. “Hangi hukuk ve hangi dünya görüşüne nisbetle” sorusu bundan sonra tartışılır; önce hukuk, hiç olmazsa “KANUN DEVLETİ”! Bu cevabı, “Hem Batı karşıtı bir dünya görüşüne inanıyorsun, hem de Batı’ya iltica ediyorsun” diye bana çelişkimi(!) soran iltica hâkimine de vermiş bulunuyorum. Bu suâle Yunan’da da muhatab oldum ve hiç yadırgamadım; bugünkü Yunan çünkü “Şark müptezelliği” ile mâlûldür, tarihin altında ezilmektedir, korkularının esiridir, “sivil” değildir; Eski Yunan’la hiçbir alâkası bulunmadığını biliyorum. İsviçre gibi devlette ise aynı soruyu yadırgıyorum. Hele, hayat ve yol hikâyemden sonra “eee hikâye bitti; şimdi anlat bakalım örgüt hiyerarşisindeki yerini…” gibi Türk polisi tarzı girizgâhlar beni büsbütün yıldırıyor. Bunları yazıyorum, çünkü TC devletine sorulmuş bulunuyorum. Katile maktûl, zalime mazlum, tecâvüzcüye mağdur hakkında “nasıldı” diye sorulduğu, Doğu’da aşiret, Avrupa’da monark töresinde bile görülmedi! Ben kendimi sakınmasam bile; sana sığınmış birini sakınıp saklamak gerekmez mi? Bunları yazıyorum, çünkü korkmuyorum. Korkusuzluğum, “ölmüş eşek kurttan korkmaz hesabı” değil. TC Adalet Bakanlığı’nın hakkımda buyurduğu gibi “terörist” olduğumdan hiç değil. Bak elim kalem tutuyor benim! İşine gelmeyen düşünce sahiplerini “terörist” diye yaftalamakta pek mâhir olan TC’yi örnek alır ve bundan böyle öyle davranırsa İsviçre gibi bir devlet; bu da hiç umurumda değil. Korkmuyorum! Bir gücüm olduğundan filân değil; alt tarafı bir bireyim ben; bireyin, koskoca “devlet aygıtı” karşısında ne gücü olabilir?! Bu anlamda ve bir canlı olarak tabiî çok korkuyorum. Yıllardır kimliksiz ve yarınsız yaşıyorum; patolojik rahatsızlıklarımla “keine morgen, keine sorgen (yarın yok, endişe yok)” diye dalga geçmeye çalışıyorsam da; psikolojik ve fizikî olarak çok yıpranmış durumdayım. Fakat korkum ve bitkinliğim, yılgınlık ve teslimiyete dönüşmüyor, dönüşmeyecek; yazmama ve konuşmama engel olmuyor, olmayacak; çünkü ben “medenî”yim, “medenî cesaret”im var! ZİVİLCOURAGE mi diyorsunuz siz? Dev bir “Külliyât”tan, büyük bir medeniyet projesinden besleniyorum ben. Bu “medenî cesaret”le yazıyorum. İnsanlığa ve tarihe yazıyorum… Bu ülkenin (İsviçre) insanına, aydınlarına, bu ülkenin yarınına da yazmış oluyorum…
...
Öyleyse ve yeri gelmişken, bu ülkedeki Türkiyeli cami cemaatine değinmek hakkını da kendimde bulabilirim. (Buradakiler için söylenebilecek her şey, umum Avrupa’daki milyonlarca Türkiyeli için de, neredeyse birebir geçerlidir.)
İsviçre’de 100.000’i aşkın Türkiyeli; ve hemen her kasabada en az bir Türk câmii var var. Kaba bir bakışla, 100.000’lik Türkiyeli’nin çeyreğe yakını camilere gidiyor. Diğerleri örgütlü Kürtler, Alevîler, Türk Solu sempatizanları, mafyacılar, paracılar, hazcılar vs.. Ama bütün hepsinin en büyük problemi entegrasyon. Entegre olamıyorlar, çünkü bir yerde entegrasyondan bahsedebilmek için iki kimlik gerekiyor; entegre olunacak ve entegre olacak kimlik. Entegre olunacak kimlik belli, fakat entegre olması beklenen taraf kim olduğundan bîhaber. İsviçre devleti de (veya sermayesi diyelim), bugüne kadar ciddi bir entegrasyon politikası gütmemiş; “biz emeklerini en üst düzeyde alalım, çocukları da süreç içinde zaten asimile olur” mantığıyla bugünlere gelinmiş. TC keza, bu insanları sadece yolmaya bakıyor. MİT’in yurtdışı faaliyeti, bu insanların camilerinde, derneklerinde kol gezip “kim ne yapıyor” diye bakınmak, “devlet düşmanları”nı fişlemek, uyuşturucu ve kadın ticaretini yönetmek… Konsoloslukların vazifesi dindarları aşağılamak, sicili kötü olanlara her türlü zorluğu çıkarmak ve TC’nin resmî bayramlarını bu millete kutlatmak. Diyanet’in vazifesi, camilerinde Kemâl’e rahmetler okutmak. Bazı cemaat camilerinin vazifesi de, yine bu milleti yolmak ve karşılığında, tam 30 küsûr yıldır bu insanlara hiçbir şey verememek… Ve bu insanların bütün derdi para kazanmak, kazandıkları parayla memleketlerinde apartmanlar ve villalar dikmek. Oturmak için değil, senede onbeş gün, köy kahvesinde hava atmak için hepsi. Ne kadar geri, ne kadar pirimitif, ne kadar bedevîce ve ne kadar ölü bir yatırım! Bu insanlardan, bu topluma entegre olmaları, Sivil Toplum Örgütleri kurmaları bekleniyor. Bekleyen yok aslında, tarafların bu insanlardan ne beklediği yazdım. Bekleyen benim, benim böyle bir aydın sorumluluğum var.
Türkiye’de, yukarıda yazdığımız sebeplerden dolayı “sivil toplum faaliyeti” ne kadar zor ve akamete açıksa, İsviçre’de o kadar kolay ve başarıya açık olduğu söylenebilir. Çünkü İsviçre sivil ve medenî bir hukuk devleti. Bizim de önce sivil ve medenî muhatablar olmamız gerekiyor. Ve bu toplumun dilini öğrenmek gerekiyor. Bu toplumun kültürünü tanımak gerekiyor. Medenî sayılmak içinse, bir dünya görüşüne sahip olmak gerekiyor. Kendi dünya görüşünün dilini, ilmihalini, görgü kurallarını ve kültürünü bilmek gerekiyor. Sonra bu toplumun dilini öğrenmek şart, fakat öğrenilemiyor. Otuz kırk yıldır burada yaşayan bu insanların büyük çoğunluğu benim kadar bile Almanca bilmiyor, çünkü yabancı bir dili öğrenmek için ana dili bilmek gerekiyor. Eski Yugoslavya ve Bulgaristan’dan gelenlerin, bizim insanımıza nazaran dil öğrenme becerileri beni şaşırtmıyor; çünkü onlar sosyalist bir eğitim aldılar, en azından sistem, diyalektik ve metod öğrendiler. Bizim ana dilimiz, kültürümüz ve idrâklerimiz Kemalizm tarafından iğdiş edilmiş, aptallaştırılmış, apıştırılmışız. Nasıl yabancı dil öğrensin bu millet, öğrenen de nasıl asimile olmasın? Buna mukâbil, Kemal’in Deccâl olduğunu söylemek yetmiyor; burada, camilerde, bu özgürlük ortamında hem ana dilimiz ve kültürümüz, hem de bu toplumun dili ve kültürü öğretilebilirdi. Otuz yıldır nasıl öğretilemedi? Allah uzun ömür versin, Mehmet Şevket Eygi Bey, Millî Gazete’de hergün bu mevzulara değiniyor; Milli Görüş camilerinde meselâ bu makaleler neden hergün cemaate okunmuyor, okutulmuyor; gereği yapılmıyor? Cemaat camilerine neden hep Türkiye’den hoca getirilmek zorunda? Otuz yıldır burada sözde örgütlü olan bu cemaatler, bu toplumun dilini ve kültürünü de bilen hocaları nasıl oldu da yetiştiremediler? İstanbul’da veya Anadolu’da bir kilisede Türkçe bilmeyen, İslâm’ı tanımayan bir tane papaz var mıdır? Milyonlarca Türk, yine işçi olarak, ama kimlik sahibi olarak, medenî olarak gelmiş olsalardı Avrupa’ya veya cemaatler “cemaat” olabilselerdi, camiler sivil toplum merkezleri olsaydı, otuz yılda Avrupa’da büyük bir nüfus Müslüman olurdu. Bugün hangi Türk camisinin cemaati arasında Müslüman olmuş Alman, Fransız, İspanyol, Belçikalı, Hollandalı var?
Sözümüzü, büyük usta Goethe ile bağlayalım: “Der Deutsche soll alle Sprachenlernen, damit ihm zu Hause kein Fremder unbequem, er aber in der Fremde überal zu Hause sei.” (Alman, bütün dilleri öğrenmeli ki, ülkesindeki yabancıdan rahatsızlık duymasın; yabancı bir ülkede de kendini evinde gibi hissedebilsin.)

Not: İsviçre'ye iltica ettikten bir süre sonra kaleme aldığım bu yazı, bundan birkaç yıl önce, Aylık dergisinin bir sayısında neşredildi;
şimdi blogda yer alıyor... Kurbanlıklardan olmamız duası ile, bayramınız mübarek olsun...
8 Aralık 2008 Pazartesi

mim.saka@googlemail.com
1 Aralık 2008

Çıfıt Kalesi

«Evet, ben herşeyi gören bir tanrıdan bahsediyorum. Ne Yehova, ne Hristiyanların tanrısı, ne de Allah, üzerinde yaşadığımız bu dünyayı yaratmış olamazlar. Dünyamıza bakın; hiçbir şeye bağımlı değil. Güneş büyük bir iyi niyetle kuzunun ve kaplanın, sineğin ve filin, akrebin ve kelebeğin, yılanın ve güvercinin, keçinin ve aslanın, çiçeğin ve meşenin, kralın ve dilencinin üzerinde aynı şekilde parlıyor. Hastalıklar, iyileri ve kötüleri, güçlüleri ve zayıfları, akıllıları ve aptalları aynı şekilde vuruyor. Mutluluk ve kıskançlık tesadüfen dağıtılıyor. Yaşayan her şeyi aynı son, ölüm bekliyor. Hayır! Burada, sizin karşınızda durduğum gibi, sadece her şeyi gören o Tanrının Peygamberiyim ben. Sadece ve sadece onun!»
«Bu emri verdiğim zaman dehşete düştüğümü itiraf etmek zorundayım. İçimdeki boğuk bir ses bana şöyle fısıldıyordu: Eğer üzerimizde biri varsa, buna müsaade etmeyecektir. Ya güneş kararacak yada yer yerinden oynayacak. Kale yıkılacak ve seni tüm ordunla beraber yerin dibine gömecek. Emin ol, hayâletlerle karşılaşmış küçük bir çocuk gibi tir tir titriyordu kâlbim. En azından küçücük bir işaret bekliyordum. O anda sadece bir şeyler kımıldasaydı, meselâ güneşin önünden bir bulut geçseydi veya kuvvetli bir rüzgâr esseydi, o emri asla vermezdim. Fakat Güneş kalenin, benim ve cesetlerin üzerinde eskisi gibi ışıldamaya devam ediyordu. Birdenbire aklımdan şu düşünce geçti: Ya üzerimizde olan bir güç yok, ya da bu güç aşağıda olup bitenle hiç mi hiç ilgilenmiyor. Veyahut da yaptıklarımı hoşnutlukla seyrediyor. Gizliden gizliye bir tanrı inancına sahip olduğumu da böylece fark ettim. Fakat bu tanrı, çocukluğumun tanrısından bambaşkaydı. Aynı bu dünya gibi, içinde binbir çelişki barındırıyordu; ve yine bu dünya gibi sınırlı, ölçülü ve sayılıydı. Sonlunun içinde sonsuzluk. Cam bir kap içinde devâsâ kaos. Korkunç öfkeli bir ejderha. Ve hayatım boyunca bu tanrıya hizmet etmiş olduğumu anladım.»
«Ben taraftarlarıma hep Arap asıllı olduğumu anlattım. Rakiplerim ise aksini ispat etmeye çalıştılar. Haklı olan onlardı. Fakat neden böyle davrandım? Çünkü siz Persler, kendi ırkınıza gereken önemi vermiyorsunuz. Peygamberin doğduğu ülkeden herhangi biri, sefil bir dilenci bile olsa, sizin gözünüzde dünyanın en kıymetli adamı oluveriyor. Oysa sizler Rüstem’in ve Suhrab’ın, Minuçehr’in ve Feridun’un torunlarısınız. Hüsrev’in, Ferhad’ın, eski büyük Pers krallarının, Pers İmparatorluğu’nun vârislerisiniz! Firdevsî’nin, Ansarî’nin ve daha nice şâirin sizin dilinizi konuştuğunu unuttunuz! Kendinizi Arapların dinine ve kültürüne tâbi kıldınız! Şimdi de, bozkırlardan gelen at hırsızlarının, Türklerin önünde karınlarınız üstü yerlerde sürünüyorsunuz! Selçuklu köpeklerinin yarım asırdan beri size hükmetmelerine müsâde ediyorsunuz! Oysa siz Zerdüşt’ün torunlarısınız! Gençliğimde, iki arkadaşımla, bu taht hırsızlarını alt etmeye yemin etmiştik. Ben araç olarak Ali taraftarlarını kullanmaya karar verdim. Çünkü Alevîler Bağdat Halîfesi’ne, dolayısıyla da Türklere karşı idiler.»

Slovenya’lı yazar Wiladimir Bartol, 1938’de basılan “Alamut” adlı tarihî romanında böyle konuşturuyor Hasan Sabbah’ı…
Bu dünyada yapıp ettiklerimizi hesaba çekecek bir “Yaratıcı” yoktur.
Belki bir yaratıcı vardır; fakat bu Allah değildir!
Varsa şâyet bir yaratıcı; yarattıklarını başıboş eşekler gibi dünya çayırına salmış, ne yapıp ettiklerine karışmamakta; dünya arenasındaki kavga, kargaşa, dövüş, savaş, kan ve katliamı Roma kralları gibi oturduğu yerden seyretmekte ve sadece başarılı olanları alkışlamaktadır!
İman, akaid ve ahlâk prensipleri birer safsatadır; hukuk zayıflar için vardır.
Dostluk diye bir şey yoktur; sevgi yoktur!
Merhamet, “başarı” önündeki en büyük engeldir!
“Başarı”, mutlak iyi-doğru-güzeldir!
Dünyaya Adl-i İlâhî ve Nizâm-ı Âlem vaad eden; insanlığa barış, kardeşlik ve esenlik dileyen İslâm, önümüzdeki en büyük engeldir!

Dünyanın efendiliğinin ve nihâyetinde göklerin krallığının kendi soyunun tabiî hakkı olduğuna inanan; din ile milliyetçiliği harmanlayarak dünyanın en tehlikeli ideolojisini üreten “Çıfıt”; kendi dininin misyoneri değil de, diğer bütün din ve inançların müfsididir!
Varlık sebebi ve “başarı” yolu budur!
Hazret-i İsa’yı Tanrı’nın oğlu, Tanrı sıfatıyla yeryüzüne indiriyor, sefil ve sefih bir hayat hikâyesi düzüyor; eski bir fâhişeyle (Mary Magdelene) kaçamak bile yaptırabiliyor.
Vahşî Kapitalizm’i doğuran da, işte bu “Çıfıt”ın tornasından çıkma, sadece “başarı”yı idealize eden opportunist Hristiyan “sekte”ler oluyor.
Dünyaya, insanlığa bir şey teklif etmeyen pasifist Doğu inançları, “Çıfıt” için bir mâni teşkil etmiyor; bilâkis, bütün dünya haksızlık karşısında tek ayak üstünde durmayı marifet zannetse keşke…
“Çıfıt”ın önündeki tek mâni İslâm duvarıdır!
Hasan Sabbah, İslâm’ın bayraktarlığına soyunduğu dönemde Türk’ün önüne, sözde Alevîlik ve Fars milliyetçiliği ile çıkmıştı.
Sabbah… Habis… Ahbes…
Halefi de Türk milliyetçiliği ile çıktı Türk’ün önüne; selefi gibi konuştu tıpkı:
“Ben taraftarlarıma hep Türk asıllı olduğumu anlattım. Rakiplerim ise aşağılık bir dönme olduğumu ispat etmeye çalıştılar. Haklı olan onlardı. Fakat neden böyle davrandım? Çünkü siz Türkler, kendi ırkınıza gereken önemi vermiyorsunuz. Peygamberin doğduğu ülkeden herhangi biri, sefil bir dilenci bile olsa, sizin gözünüzde dünyanın en kıymetli adamı oluveriyor. Oysa sizler Eti’lerin, Sümer’lerin vârislerisiniz! Orhun âbidelerini unuttunuz! Kendinizi Arapların dinine ve kültürüne tâbi kıldınız! Oysa siz Zerdüşt’ün torunlarısınız! Şamansınız!”
“Çıfıt”ın “rezerv devlet”i böyle kuruldu; kuruluşundan bugüne ise, sadece Allahsızlığı ve ahlâksızlığı çoğaltıyor, yayıyor, dayatıyor.
Omurgasız “Çıfıt”, her renge boyanmakta, her kılığa girmekte hiçbir mahzur görmüyor.
“Kızıl kaşkol”a bürünmüş Profesör de, güya dönmeleri ifşâ eden kitaplarında, hangi popçu ve topçunun “dönme” olduğunu deşifre ederken değil, Türk tarihinin İslâm’la şereflenmiş sayfalarının, Selçuklu ve Osmanlı’nın “Çıfıt soyu” olduğunu uydururken asıl misyonunu icrâ ediyor; “Çıfıt”a düşmanmış görünürken, tam olarak “Çıfıt”ın istediğini yapıyor, “Türk’ün ruh kökleri”ni baltalamaya, İslâm’la alâkasını kesmeye çalışıyor.
«… her varılan yerde mukim olan halktan bir çoğu da İslâm’a giriyor ve bu tarihten sonra Türk adını alıyordu. Bugün emperyalistlerle, onlara hizmete gönüllü solcular, bu mânânın üzerinde çok oynar, aslında hiçbirimizin Türk olmadığını, büyük çoğumuzun Rum’dan ve Ermeni’den döndüğünü isbatlamak isterler. Böylece varmak istedikleri gaye bellidir; Osmanlı ve Selçuklu gibi azim Türklük örneklerini aradan çıkarıp, bugünkü Türk’ü Bizans artığı bir Batı sömürgesi hâline getirmek… Halbuki biz, Türk’ün nasıl “bir mânâ” olarak ortaya çıktığını, kimin nereden geldiğine ve kimin nereye gittiğine bakmaksızın İslâm haddi dairesinde belirtiyoruz; bundan ötesine de aldırmıyor, onları “Dönme Türkçülüğü” diye yaftalıyoruz.» (Selim Gürselgil, İsrail Oğlu Bedreddin Vâridatı, İkideniz, sayı:4, sayfa 21)
Elbette yeşile boyanıp, Müslüman kılığına da giriyor “Çıfıt”!
Hangi renk ve kılığa bürünürse bürünsün; Türk’ün ruh kökünü baltalamaktan, İslâm damarlarını kesmekten, sızdığı yeri ifsat etmekten, inançsızlığı, ilkesizliği, takıyyeciliği, opportunizmi ve ahlâksızlığı yaymaktan başka bir gâye tanımıyor.
Sızdığı her yerde, “Çıfıt”a en büyük düşman görünüyor “Çıfıt”; gücünü abartıyor…
“Köylü Türk”ü hor ve hakir görüyor; Anadolu’nun Müslüman yüreğine korku salmaya çalışıyor.
Dışımıza, içimize, yöremize, yanımıza bir göz attığımızda, n’idüğü belirsiz bir “başarı”yı tüm değerlerimizin üstünde bir yere koyup; “başarı” için, bize ya her pisliği hoşgörücü bir teslimiyetçiliği veya takıyyeciliği, opportunizmi veya kaba radikalizmi, nihilist fedâyı telkin ediyorken görüyoruz “Çıfıt”ı!
“İman ve İslâm Atlası” ile yürüyenler, “Çıfıt Kalesi”ne düşmeyeceklerdir!

Mustafa SAKA
mim.saka@googlemail.com
Blogger tarafından desteklenmektedir.