Sürtük Politika

Carl Von Clausewitz’in Savaş Üzerine isimli meşhur kitabının en meşhur cümlesi: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından öte bir şey değildir.” 

Tersinden söylemek de mümkün: “Politika, savaşın başka araçlarla devamından öte bir şey değildir.”

Bu başka araçlardan biri ve en birincisi “hukuk” oluyor Türkiye’de; önce hukukun ırzına geçiliyor! Şu hâlde, mezkûr kitabın “Savaşta Sürtünme”  bölümünü, “Politikada Sürtünme” diye de okuyabiliriz.

Politikayı bizzat tanımadığımız sürece, zorluklarının ne olduğuna ve liderden istenilen dehâ ve fevkalâde fikrî yeteneklerin gerçekte neye yaradığına akıl erdiremeyiz. Her şey o kadar basit görünür, gerekli bütün bilgiler o kadar harcıâlem izlenimi verir, bütün kombinezonlar o kadar önemsiz gözükür ki, bunlara kıyasla en basit bir yüksek matematik problemi bile daha önemli görünür gözümüze.

Politika’da her şey çok basittir, fakat en basit şey çok zordur. Güçlükler birikir ve öyle bir sürtünme meydana getirir ki, politikayı bilmeyen biri bunu gözünün önünde canlandıramaz. Kağıt üzerinde yakından incelenmesine imkân bulunmayan bir sürü önemsiz şeylerin etkisiyle, olaylar bizi hayâl kırıklığına uğratır ve hedefin hayli gerisinde kalırız.

Sürtünme” kavramı, gerçek politikayı kitaplarda okunan politikadan ayıran tek kavramdır. Kitle ve ona dâir her şey aslında son derece basittir ve bu bakımdan idaresi kolay görünür. Fakat şunu hiç bir zaman hatırdan çıkarmayalım ki, coşkunun doruğundaki bir kitle bile yekpâre değildir; her biri kendi öz sürtünmelerini muhafaza eden fertlerden oluşur kitle.

Teoride her şey mükemmel, yerli yerinde görünür; meselâ yargı bir kapatma kararı  verir ve bu karar uygulanır. Veya: “AB-ABD istemiyor; kesinlikle kapatamazlar!” denir. Fakat gerçek hiç de öyle değildir; en mâkûl teoriler, bir an gelir küt diye çöker. Tesadüflerin(!) ve hiç hesaba katılmadık unsurların meydana getireceği sürpriz bir sürtünme kuvveti, bütün teamülleri dumura uğratabilir, akışı tersine çevirebilir. Mekanikte olduğu gibi belli bir noktada toplamamıza imkân bulunmayan bu sürtünme kuvveti, böylece her türlü tesadüfle de temasa geçer ve önceden tahmin edilemeyen şeyler olur. Bu tesadüflerden biri, meselâ, o gün havanın dumanlı olmasıdır; dumanlı havayı seven kurtlar bunu bir sis bombasıyla da temin edebilir. “Pakistan’ın atom bombaları Taliban’ın eline geçebilir” bilgisini, iâde-i istihbarat kabilinden ABD-İsrail’e sunan TSK başı, bir dönem kasabalara kadar örgütlü olan kendi gladiosuna ait silahların akıbetini bilemeyebilir.

Gladius (Lat.): Enli, iki tarafı keskin kılıç.

Politikada “hareket”, suyun içinde adım atmaya benzer.
 

Üstelik her politikanın kendine göre özellikleri vardır. Her politika, kayalıklarla dolu keşfedilmemiş bir deniz gibidir; lider bu kayalıkları sezebilir, ve doğru rotayı ancak sezgiyle tayin edebilir. Talih tersine döndü mü, uzaktan bakan için her şey yolunda gibi görünse de, lidere ancak bu sezgi, ustalık ve soğukkanlılık imdad edebilir. İyi bir lider, sürtünmenin ne olduğunu bilir, sürtünmenin yol açabileceği hata payını dikkate alır daima. Lâkin, bu konuda tam bir bilgi edinmeye imkân -teorik olarak- yoktur; olsa bile, "takt" dediğimiz, ve insanın kendi kendisine ve başkalarına danışmak imkânını bulduğu önemli kararların arifesinden ziyade, küçük ve lüzumsuz görünen ayrıntılarla dolu bir alanda işimize yarayan o düşünce idmanına ihtiyaç vardır yine de. Demek oluyor ki, kolay görüneni zor, zor görüneni kolay kılan bir şeydir “sürtünme”.

Mekanikte ise, bir cismin hareketine karşı koyan, hareketin aksi yönündeki kuvvete “sürtünme kuvveti” deniyor. Birbirine sürtünen satıhlar arasında meydana gelen bu kuvvet, cisimlerin kütlesine ve sürtünen satıhlarının mukâvemetine bağlı olarak, birini daha az veya fazla olmak üzere, ama her iki tarafı da aşındırıyor.

Hoş bir dilemmâ: Hareket de, hareket kâbiliyetini kısıtlayan bu kuvvet sayesinde mümkün oluyor. Otomobiller, motor güçlerinin takribî yüzde yirmisini bu sürtünme kuvvetine harcayarak sürat yapıyor.

Fren sistemleri de keza bu kuvvet sayesinde çalışıyor; bu sayede durmayı başarabiliyor hareket eden her şey. Fren balatalarının aşınması neticesinde bu sürtünme kuvvetinden, yani durabilme kabiliyetinden mahrum kalma hastalığına ise şizofreni deniyor.

Skîzome (Yun.): Yırtılmak; Yarılmak

Frênes (Yun.): Akıl; Şuur

Frêno (Yun): Fren

Şizofreni: Fren patlaması; Akıl yırtılması; Şuur yarılması

Bütün politikaları  mütemâdiyen halka sürtünmekten ibaret olan bir devlet ile mütemâdiyen sürtünmeye mâruz kalan bir toplum arasında korkunç bir yırtık ve yarık oluşması, sürtünme kuvveti doğuracak bir rabıta kalmaması tabiîdir. Aynı yırtılma ve yarılma devletin ve toplumun kendi içinde de kaçınılmazdır; devlet de, toplum da şizofrendir artık.

Sürtünmenin argo ifadesi “badana”dır. Badana ile çocuk olmayacağı gibi; sürtünmeden duramayana “sürtük” denir!

Divan-ü Lûgati’t-Türk’te “sürtünme”: «Öldeçi sıçgan muş taşakın kaşır. 

(veya) Tütüşmeğinçe tüzülmes, tüpirmeğinçe açılmas!» 


(Furkan Dergisi, 35)
Devamını Oku »

Çıfıt Solidarizmi

Saolidarismus: (Alm.) Dayanışmacılık, Tesanüdiye.

“Türk sosyolojisinde solidarizmin temsilciliğini, Durkheim’dan esinlenen Ziya Gökalp yapmıştır. Tekinalp’in solidarizminin kaynağı ise Alman sosyal siyaset anlayışıdır... Her iki anlayışın da amacı, toplumsal bütünselliği ve birliği sağlamaktır.” (Yıldız Akpolat)

İtilmiş, kakılmış, aşağılanmış, dışlanmış kişilere has karakter özelliği: Çekingen olduğu kadar hırslı; korkak olduğu kadar cesur; bencil ve pinti olduğu kadar solidarist...

Furkan’ın geçen sayısında okuduğunuz “İzahlı Çıfıt Ahlâkı”na nümûne bir kişilik...

Kemal’den iki yıl sonra, 1883 yılında, Yunanistan’da (Serez) doğdu.

Babası hahamdı.

Soydan alınan Kohenlik statüsüne mümasil bir eğitim alarak, meselâ Balkanlar Hahambaşısı olmak varken, 1860 yılında, Lâik-Pozitivist Fransız Yahudileri tarafından Doğu Yahudilerini eğitmek amacıyla kurulmuş olan Alyans Mektebi’nde (Alliance İsraelite Universelle) almış olduğu eğitimin etkisiyle olabilir, dinsiz bir Yahudi oldu.

Evet, “dinsiz yahudi”!

Selanik’te çıkan ilk Türk(!) gazetelerinden Asır’da, şimdiki Yeni Asır’ın atası olan gazetede yazmaya başladı (1905).

Beş yıl kadar bu gazetede ve ömrü boyunca başka gazete ve dergilerde yazmaya devam etti. Asır’da isminin duyulmasının birinci yılında, Samuel Asa’nın tavassutu ile İttihad ve Terakkî’ye girdi (1906).

Fakat, korkusundan olsa gerek, Ulu Hakan Abdülhamid Han tahtta olduğu sürece İT içinde aktif bir göreve katılmadı.

Osmanlıca’nın, Osmanlı tebası olan kavimlerin ortak dili olması amacıyla faaliyette bulunacağını deklare eden “Tamîm-i Lisan-i Osmanî Cemiyeti”nin kurucu başkanı oldu (1907).

1907 yılında Selanik’te kurulan üç yıllık Ecole İmperiale de Droit’da sonra da İstanbul Darülfünûnu’nda Hukuk okudu.,

1909 yılında Hamburg Dünya Siyonist Kongresi’ne Selanik Delegesi olarak katıldı. Yahudilerin Osmanlı’nın az gelişmiş bölgelerine yerleştirilmesi teklifini sunduğu Hamburg Siyonist Kongresi’nde, “Filistin’de bir Yahudi Devleti” fikri kabul gördü. “Filistin’de bir Yahudi Devleti” fikrini mümkün görmeyerek, dünyanın başka yerlerinde yahudi yerleşim bölgeleri kurulmasını savunan “Yahudi Ülke Örgütü”nün kurucusu İsrael Zangwill ile irtibatlandı; meşhur The Children of the Ghetto’nun (Ghetto Çocukları) yazarı İsrael Zangwill ile...

1909 yılında tanıştığı Mehmet Ziya’nın (Gökalp) hayranı oldu; Gökalp’in, “kendini Türk olarak kabul eden herkesin Türk olduğu” düşüncesinden özellikle etkilenmişti.

1912 yılında, Selanik’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine ailesi ile beraber İstanbul’a göçtü.İstanbul’da, Mehmet Ziya’nın Yeni Mecmua’sında, Türk Yurdu’nda, Türk Derneği’nde yazmaya başladı.

İlk kitabı, “Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?”den (1914) sonra aynı yıl “Turan”, ertesi yıl “Türkismus und Pantürkismus” adlı kitapları yayınlandı.

İsimlerinden de anlaşılacağı üzere Türkçülüğü ve Türklerin birliğini işledi bu eserlerinde.

İktisad Derneği ve Devlet finansı ile “İktisad Mecmuası”nı neşretti. 1916’dan 1918’e kadar başyazarlığını yaptığı bu dergide, “Ulusal Ekonomi” tezlerini işledi.

1918 yılına kadar da İstanbul Darülfünûnu’nda hukuk ve politik ekonomi dersleri verdi.

Aynı yıllarda Duhan Türk Anonim Şirketi’nin hukuk danışmanlığını yaptı; bilahere aynı şirketin Türkiye bürosu şefi oldu; ve Türk Tütüncüler Birliği Genel Sekreterliği’ne getirildi. Daha sonra da, Skoda’nın yan kuruluşu olan Omnipol’ün Türkiye temsilciliğini üstlendi.

Ve...Cumhuriyet’in ilân edilmesiyle beraber Kemalizm’in ideologluğuna soyundu; 1928’de “Türkleştirme”yi, 1936 yılında “Kemalizm”i yazdı, 1944’de “Türk Ruhu”nu...

“Kemalizm” eserinde Türkleri Türkleştirmeyi, evet yanlış okumadınız Türkleri Türkleştirmeyi savundu; yani Türkleri İslâmsızlaştırmayı...

Türkleri İslâmsızlaştırmanın adı “Kemalizm” idi...

Kemalizm gerçekleştikten sonra, yani Türkler İslâmsızlaştıkdan sonra Yahudiler de Türkleşebilirdi.

“Filistin’de bir Yahudi Devleti” fikrini mümkün görmeyerek, dünyanın başka yerlerinde yahudi yerleşim bölgeleri kurulmasını savunan “Yahudi Ülke Örgütü”nün kurucusu İsrael Zangwill üstadının hayâli ve kendisinin de 1909 yılında Selânik delegesi olarak katıldığı Hamburg Siyonist Kongresi’ndeki, Yahudilerin Osmanlı’nın az gelişmiş bölgelerine yerleştirilmesi fikri fazlasıyla gerçek olmuştu Kemalist Cumhuriyet’le.

Bu Cumhuriyet’in aslî ve kurucu unsuru olabilmeleri için, bu ne idüğü belirsiz, İslâmsızlaştırılmış yeni Türk kimliğini benimsemeleri yeterliydi Yahudilerin.

Moiz, Musa Aleyhisselâm’dan mülhem, “Evâmir-i Aşere – On Emir” vazetti “Türkleştirme” kitabında:
1. İsimlerini Türkleştir.
2. Türkçe konuş.
3. Havralarda, duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe oku.
4. Mekteplerini Türkçeleştir.
5. Çocuklarını Cumhuriyet mekteplerine gönder.
6. Memleket işlerine karış.
7. Türklerle düş kalk.
8. Cemaate hapsolma, Devlet’i ve bütün memleketi sahiplen.
9. Millî iktisat sahasında vazife-yi mahsûsanı yap.
10. Haklarını bil.

Cemaat içi tartışmalara yol açsa da, yalnız değildi Moiz; Avram (Galanti) da, “Türkçe Konuş” adlı kitabında Yahudilere ve diğer azınlıklara sesleniyor, Türkçe konuşmalarını, Türkleşmelerini istiyordu.

1939’da, büyük bir üzüntüye garketti kendisini Kamal’in ölümü.

Peşinden 2. Savaş ve Antisemitizm belâsı geldi...

Ve kendisine de vuran Varlık Vergisi...

Mimarı olduğu Kamalizm’in amacından saptığını, Türk ırkçılığına kaydığını ve Yahudi düşmanlığına alet olduğunu görüyor, kahroluyordu.

Ama Varlık Vergisi’ne rağmen CHP’ye (Rejim’e) olan inancını ve bağlılığını yitirmedi. 1945 ve 1950 arasında CHP’den İstanbul Belediye Meclisi üyeliği yaptı.

Seçilemedi, ama 1954 ve 1957’de CHP’den milletvekilliğine aday gösterildi.

1950’lerde, İstanbul Tüccarlar Derneği’nin Genel Sekreterliği’ni yaptı.

Aynı zamanda Cumhuriyet, Vatan, Akşam, Hürriyet ve Son Posta gazetelerinde köşe yazıları yazdı.

Türkçülüğün ve Kamalizm’in ideologu olması kendisine Türk Dil Kurumu ve başka kurumlara üyelik kazandırdı.

1956’da emekli olduktan sonra da Nice’ yerleşti.

Nice’de fahri konsolosluk için Dışişleri Bakanlığı’na yaptığı başvuru, Menderes Hükümeti’nin Dışişleri tarafından, “Yahudi’ye konsolosluk verilmez” diye reddedildi.

Aile ferdlerinin ifadesine göre, bu hadise ona çok ağır geldi. Buna rağmen, Türkiye İktisat Mecmuasındaki yazılarına devam etti. 1961 yılında Nice’de öldü; Yahudi Mezarlığına gömüldü....

Mezkûr eserlerinden inciler:

● Cengiz İmparatorluğu tamamıyla Türk ruhunun, Türk kültürünün Türk töre ve yasasının muhassalasıdır… Cengiz Yasası namile maruf olan idari ve askeri amiller ve manevi kuvvetler Türk ruhundan fışkırmıştır.

● Irktan Türk olmayanlar, Türk kültürünü benimseyerek Türk kalabilirler…Türk ulusal kültürünü almak, Kürt, Laz, Ermeni, veya Yahudi kökenini unutmak demek değildir.

● Türkler İslam dinine girdikten sonra atalar ruhu uzun bir küsuf geçirmiştir. Onun yerine, milletin manevi hayatı üzerinde, sentetik yahut İslamlar arası adını verdiğimiz ruh hakim olmuştur. Türk camiaları İslamiyet’i kabule başladıktan sonra, Türk milletinin atalar mirası seciyesi, gitgide derin değişiklilere uğramıştır. Türk hükümdarı Saltok Bogra han, ilk darbeyi vurmuştur. Bunda, İslamiyet’in Türk seciyesine aykırı olduğu manasını çıkarmamalıdır.

● Tanzimatla beraber, Türkiye için yeni bir devre başlamıştır; ki bunu, gebelik devresi diye vasıflandıracağız. Bu devrenin sonunda yeni Türkiye doğdu. Meşrutiyet ve Türkçülük hareketi vaktinde yetişmiş Türk milli kültürüne Avrupa medeniyeti aşılayan Kemalizm’in şifalı eserine zemin hazırlamıştır. Kemalist Türkiye’nin eseri olan milli hakimiyet, milletin kahramanları olan Atatürk’le İnönü tarafından şahlandırılmış o olgunluğun semeresidir. Atalar ruhu, Atatürk-İnönü çiftinin ölmez eserinde bütün ihtişam ile parlar. Bu eser baştanbaşa esasını Altay yaylarından alan aynı nefha ile aynı ruh ile meşbudur.

● Kemalist İnkılâbının başlıca vazifesi, Osmanlı Efendisi tipinin kökünü kurutmaktan ibarettir.

● Ziya Gök Alp’in ilham ve irşadile resmi makamların direktiflerini takip ederek hars ve kültür sahalarında mühim vazifeler deruhte ve bu cümleden olarak milli intibahın ilk hamlesi olarak Türkçülük, Yeni Hayat ve Yeni Lisan cereyanlarına büyük bir gayretle iştirak ettim. Selanik’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin içtimai ve harsi faaliyetlerine pek yakından alakadar oldum. Ziya Gök Alp’in ilhamı ile ‘Tükçülük’ hakkında dağınık fikirleri ilk defa olarak sistemleyerek 1912 tarihinde ‘Türkler bir ruh-u milli arıyor’ namı altında Paris’in en maruf mecmuası olan Mercure de Farance mecmuasında neşrettim. 1914 senesinde yine Ziya Gök Alp’in ilham ve teşvikile Almanca olarak ‘Türkismus und Pantürkismus’ namile bir eser neşrettim.

● Fikriyat sahasında en son eserim Kemalizm mevzuu üzerine olup, muhterem partinin tensip ve tasvibile aynı zamanda Türkçe ve Fansızca intişar etmiştir....

Hayat hikâyesini okuduğunuz kişi Moiz Kohen, nâm-ı diğer Munis Tekin Alp’dir.

Süleyman Nazif’e atfedilen bir cümle ile noktalayalım: “Ekmekçi nasıl ekmek, sütçü süt değilse, Türkçü de Türk değildir.”

Moiz Kamal Ziya Gök Tekin Alp...

Bir Çıfıt Solidarizmi’dir bu...

Kaynak:
Liz Behmoaras, Bir Kimlik Arayışının Hikayesi, Remzi.
Jakob M. Landau, Tekinalp - Bir Türk Yurtseveri, İletişim.
Yıldız Akpolat, Tekinalp’in Türk Milliyetçiliği Anlayışı, Türkiye Günlüğü.
Ali İnal, Moiz Kohen’i Anlamak, Türklider.
Mustafa Aksoy, Munis Tekinalp (Moiz Kohen), Turan.


Furkan Dergisi, Temmuz-Ağustos 2009, s.34
Devamını Oku »

Açık Kapı


Yeni yasaya göre, asker kişiler, barış zamanında 250. madde uyarınca kurulan ağır ceza mahkemelerinin yargı yetkisine giren bir suçu işlemeleri halinde bu mahkemeler tarafından yargılanacaklar; siviller ise askerî suçlar dışında askerî mahkemede yargılanamayacaklar.
AK Parti Grup Başkanvekilleri Bozdağ ile Elitaş tarafından verilen ve TBMM’de kabul edilen, “Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması; sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmaması” hakkındaki yasa değişikliği etrafında kopan fırtına ve Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın kararlı tavırları seyre değiyor.
Bu vesile ile...
Üstad Necip Fazıl’ın 1956 yılında Demokrat Parti’ye ve Menderes’e açtığı kredilerden derlediğim yüklüce bir desteyi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Başbakan Erdoğan’a ve AKP kadrolarına sunuyorum; rüşvet-i kelâm değil, hediye...
Aşağıdaki paragraflarda geçen DP ve Menderes isimleri yerine kendi isimlerini koyarak bir durum tahlili yapabilirler mi?
Buyursunlar!
...
Halk Partisi’ni ciğerinden çürütmüş ve bitirmiş olan Demokrat Parti idaresi, pansiyon odaları gibi kiralık vicdan tellallarının yüzüne kapısını kapamadıkça, Karagöz’ün iki profili gibi, Halk Partisi’nden kendisini ayırd edemiyecektir.
(Necip Fazıl, Çerçeve 3, s. 9, Büyük Doğu Yayınları, 4. 4. 1956)
...
Hayat pahalı...
Kabahat hükümette...
İhtikâr ve istifçilik alıp yürüdü...
Kabahat hükümette...
Ticârî ahlâk sıfır...
Kabahat hükümette...
Asayiş mevcut değil...
Kabahat hükümette...
Fikir ve matbuat baskısı var...
Kabahat hükümette...
Adlî teminat yok...
Kabahat hükümette...
Memur huzursuz...
Kabahat hükümette...
Bu kış sert geçti...
Kabahat hükümette...
Ama...
Her damarından kan fışkıran doğranmış bir uzviyet halinde teslim alınan bir vatanda...
Kötülük adına sürüp giden ne varsa hepsinin tohumu Halk Partisi devrinde atılmış ve güneş sızmaz ormanlar halinde geliştirilip devredilmişken...
Ayrıca bu ormanın ağaçlarını hafifçe seyrekleştirmek için bile en aşağı kendileri kadar iktidarda kalmak lâzımken...
Bütün bu ithamlarla hikûmeti kötüleyen yine Halk Partisi olur ve buna rağmen darağacında değil, hakaret ve tecavüz salıncağında serbestçe kolon vurmakta devam ederse...
Bu işin kabahatı kimdedir.?
İtiraf buyursunlar; bu son kabahatıyle beraber hükûmet bilcümle kusurlarının tashihine gidebilir.
(Age, s. 12, 6.4.1956)
...
Bana öyle geliyor ki, büyük ve soylu yalnızların kendi çilelerine giriftar bir dostlar ve yakınlar halkası içinde bulunduklarını sanmıyorum. Cins insanların kaderi olan bu yalnızlık, onları muazzam kalabalıklar içinde “oldu bitti”lere üşüşen veya işi öteden beri satıhtan gören bir kadro içinde bırakmış, onlar da içlerindeki âlemle dışlarındaki âlemin zıt cereyanları arasında, daima münzevî ve fedakâr, her zaman iç ve dış mutabakatini bulamamışlardır.
İşte bizim Menderes de kalabalık içinde, bu ulvî münzevîlerden biri...
(Age, s.18, 14.4.1956)
...
Dünkü düvel-i muazzamanın yerinde şimdi Birleşmiş Milletler ve Amerika var... Bütün istedikleri ve umdukları, demokrasi kutuplarından hükûmetimizin yüzüne bir sille vurulması, yahut bu korkuyla hükûmetin kendilerine eyvallah demesi... Vatanlarını müstemleke ve ecnebileri bu topraklarda hak ve hakikat jandarması sananların hâli...
Bugün bizdeki muhalefet, iktidarı düşürmek şartıyla vatan düşürmeye bile razıdır...
(Age, s.20, 16.4.1956)
...
Bir evi yakarlar, on dakika sürer. Aynı evi yapmaya kalkarlar, on ay yetmez...
CHP’nin çeyrek asırlık tahrip devresini maddî ve mânevî bir umran çığırına bağlamak için acaba ne kadar zaman lâzımdır? Bunu kimse düşünmüyor ve üstelik kendilerine muhalefet hakkı verilen bazı şevketmeab efendilerinin eseri sanki DP’nin imiş gibi, bir de kendi ithamlarıyle bu enkaz sahasının bir vehlede cennete döndürülmesi isteniyor.
(Age, s.22, 20.4.1956)
...
Allah’tan, çok sevdiğimiz bir kulunu kendi aşk yolunda yürütmesi ve o kula da bizi himaye ettirmesini istiyor ve bunu umuyoruz. Madem ki Allah, kulunun zannı gibidir... mesele var mı?
(Age, s.26, 2.5.1956)
...
Sen, çehren, ruhunun in’ikâs perdesi olan çehren bakımından mânâda pek güzel bir insansın! Fakat terkibî olaran değerini belirttiğim bu çehrenin unsur unsur uzuvlarına geçince, yine senin, harikulâde bir vahdet denizinde müthiş bir dağınıklık ve tezad, yani kesret ifade ettiğini ve bu hâlinle seni sevenleri çıldırttığını gizleyemem.
Müsade edersen portreni çizeyim:
Alnında zekâ, asâlet ve iman ışığı...
Saçlarında da, bazan bunları örten rüzgârlara tâbi bir telâş...
Sağ kaşında karar, sol kaşında endişe...
Sağ kulağında emniyet, sol kulağında telkiniyet...
Sağ gözünde dâvet, sol gözünde firar...
Burnunda, herkesin sipsivri bir taazzum alâmet-i fârikası görmesine rağmen zarâfet...
Dudaklarında,sık sık tebessüm ve kahkaha çizgilerine bürünmesine rağmen hüzün ve melânkoli...
Çene kemiğinde irade ve çenede tereddüd...
Gel, şu güzel yüzünü bütün uzuvlariyle sadece zekâ, asâlet, iman ışığı, karar, emniyete dâvet, zarâfet, tebessüm ve iradenin emrine tahsis et!
(Age, s. 34, 1.6.1956)
...
Tanzimat’tan bugüne kadar gelmiş hükümet reislerimizi bir göz önünden geçirin! İçlerinde, Avrupalının biçtiği, yonttuğu ve merasına göre yetiştirip tepemize dikilmesini beklediği tiplerden ayrı ve şahsiyet sahibi bir tip görebilir misiniz?
Ben, Avrupa “maksadı mahsus”undan mamul bulunmayan tek hükûmet reisi olarak Menderes’i görüyorum.
(Age, s.35, 3.6.1956)
...
Halk Partisi devrinde muhalif, vatan haini idi; bugün millî kahramandır.
Halk Partisi devrinde Üniversite, manken askerlerin koğuşuydu; bugün yeniçeri ocağıdır.
Halk Partisi devrinde mebus, ırzına geçilen millet iradesinin iki büklüm simsarı idi; bugün bağlı millet iradesine rağmen bağımsızlık tecrübesinin şahlanmış tatbikçisidir.
Halk Partisi devrinde Halk Partisi uyuşuk, bezgin ve ihmâlkârdı; bugün bilhassa mutaarrız, müteşebbis, haince hesaplıdır.
Kuzum, bütün bunları vücuda getiren Demokrat Parti midir?
(Age, s.43, 12.6.1956)
Devamını Oku »

"Ölçüler"le Başbaşa

TAKDİM

Cibril Hadisi’nin tefsirini, “Özleşme Yolu”nda okumalı...
Din, Cibril Hadisi’ndeki üç kavramda toplu: İman, İslâm, İhsan!
Ve illâ edeb, illâ edeb, illâ edeb...
İmanın lâzımı veya semeresi veya menşei: Tefekkür...
İmandan tefekküre veya tefekkürden İman’a doğru bir yol(culuk); “ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk”...
Tefekkürsüz iman, öksüz; en âlâsı: Kocakarı imanı...
İmansız tefekkür, köksüz; en âlâsı: Felâsife-i abesiyyûn...
İslâm’ın lâzımı veya semeresi veya menşei: Devlet (=Şeriat'in en geniş ve en ileri tatbik siyaseti)...
İslâm’dan devlete veya devletten İslâm’a bir yol(culuk); “ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk”...
Devletsiz İslâm öksüz; en âlâsı: Fedâ-i nefs...
İslâmsız devlet, köksüz; en âlâsı: Organize zulüm...
İhsanın lâzımı veya semeresi veya menşei: Cihad...
İhsandan cihada veya cihaddan ihsana doğru bir yol(culuk); “ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk”...
Cihadsız ihsan, öksüz; en âlâsı: Buğz-u kâlbî...
İhsansız cihad, köksüz; en âlâsı: Kaba güç gösterisi...
Ve illâ edeb, illâ edeb, illâ edeb!!!
- Allâme Şeyh İsmail (Çetin) bin Mahfuz Hazretleri, Türkçe ve Arabca olarak kaleme aldığı 50 küsur eser sahibi bir allâme ve kâmil bir mürşid olduğu hâlde, çoğumuz ismini bile duymamışız; nasıl izah edilebilir? “Büyükler”den bazısına mahsus büyük bir keramet mi? İslâm’ın iç ve dış düşmanlarınca ademe mahkûmiyet mi?
- Bizim için, muhakkak büyük bir mahrûmiyet ve mahcûbiyet...
Allâme Şeyh İsmail (Çetin) bin Mahfuz Hazretleri’nin affına sığınarak, haddimin fevkinde bir cüretle, “Ölçüler” isimli eseri ile gerçekleştirdiğim aşağıdaki “röportaj” denemesinde, bendenize ait sorulardaki kifâyetsizlik ile soru-cevab mutabakatı ve tertib hatalarımı bir nebze telâfi etmek için, cevabların kitabdaki sayfa numaralarını verdim.
Aşağıdaki “Eserle Röportaj”ı okumaya başlamadan önce, “Müessir” ile müşerref olan bir bahtiyarın röportajından:
-Hocam, izninizle son olarak tavsiye edebileceğiniz eserlerin ismini almak istiyorum.”
-Kelam ve Sıfat ilminde; Bediüzzaman çok ileridir. Ehl-i sünnet akaidini öğrenmekte onu ve Ömer Nasuhi Efendi’nin Muvazzah İlm-i Kelam’ını tavsiye ederim.
İlmihâlde; Nimet-ül İslam (Sağlam Yayınevi baskısı).
Tefsirde; Vehbi Efendi’nin Hülasat-ül Beyan tefsiri.
Hadiste; Ahmed Davudoğlu’nun Müslim şerhi güzeldir. Haydar Hatipoğlu’nun İbn-i Mâce şerhini de severim.
Tarihte; Ahmed Rasim’in Tarih-i Umumi’si ve Cevdet Paşa’nın tarihi olabilir.
Siyer; Mevlana Şiblî ve talebelerinin hazırladığı, Eşref Edib’in Ahmed Genceli’ye tercüme ettirdiği Asr-ı Saadet güzeldir (Şamil Neşriyat).
Fikirde; Necip Fazıl mihenk taşıdır.
Aşağıdaki röportajı okuyanlar, Allâme Şeyh İsmail (Çetin) bin Mahfuz Hazretleri’nin Ölçüler ve diğer eserlerini ve tavsiye buyurduğu eserleri okuma ihtiyacı duyarlarsa, günahlarıma kefâret olur inşaallah...

Mustafa Saka
26 Mayıs 2009



“ÖLÇÜLER”LE BAŞBAŞA

Fakih kimdir, Efendim?

Fakih, halkı Allah’ın rahmetinden ümidsiz etmeyen, azabından emin kılmayan, Kur’ân’ın tilâvet ve ahkâmının icra edilmesi için çalışandır. (s.555)

Efendim, İslâm’ı kolaylaştırmak ve sevdirmek bahanesi ile, halkı Allah’ın azabından emin kılmaya çalışanlara ne buyurursunuz?

Kolaylık göstermek, bir haramı helâl etmek demek değildir. Hadis-i Şerif’teki “Kolaylaştırın; zorlaştırmayın!” emr-i şerîfi “helâli haram, haramı helâl edin” demek değildir; “şer’î imkânları kullanın” demektir. (s.17)

Yani “çalışmak, çoluk çocuğunun rızkını kazanmak da bir ibadettir” diyerek, rızık için çalışma esnasında vakti gelip geçmekte olan bir namazı terketmek olmaz mı Efendim?

İktisadda, mal toplamaktan önce, mal toplamadaki gayenin bilinmesi esas kılınmıştır. Mal toplamakta gaye, gayrın faydalanması için çalışmaktır. Meselâ cebheye koşan bir mücahid, müslüman kardeşlerinin yaşaması için âdeta ruhunu feda ettiği ve bu fedakârlığı gaye edindiği gibi, mal peşinde koşan mücahid(in de) gayesi, gayrının faydalanmasıdır. Bu itibarla çalışmak, helâl kazanmak da cihadın bir kısmı sayılmıştır.
Önceki mü’minlerde, “Ben savaşayım, sen yaşa. Ben çalışayım, sen ye.” fikri hâkim idi. Mal toplamada yarışmak mü’minlere de bulaştı; hâkimiyetlerini devirdi, bu hâle getirdi. (s.691-692)
“Ailene namazı emret. Kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz; biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.” (Tâhâ Sûresi, 132.) Ayet-i kerîme, rızk için namazın terkedilmesini yasaklamaktadır. Binâenaleyh, maaştan veyahud herhangi bir sebebden dolayı farz namazların terk edilmesinde aslâ ruhsat yoktur. Çünkü, namaz rızkı artırır. Namazın terk edilmesi bereketi giderir. (s.27)


Efendim, Avrupa’da din, iman, ibadet ve tabiî namaz olmadığı hâlde rızkın bol olması nasıl oluyor?

İktisaddan bahseden gerek kapitalist ve gerek sosyalistlerden birisi, dünya menfaatini ele geçirmek için sûreten melek, gizlide şeytan, hırsız gibi çalışır. Bu yüzden ne huzuru var, ne arkadaşı var... Ölürse belediye onu kaldırır. Düşüp bayılırsa belâsıyla başbaşa kalır. Serveti elinden geçerse rezîl u rüsva olur. Bulduğu vakit sevinir, oynar; kaybettiği vakit de rezîl u rüsva olur, belâsıyla başbaşa kalır. İşte bu yüzden, yani samimiyetsizlikten ve bu avcılık yüzünden Avrupa’da dünya debdebesinin her nimeti var, huzur yoktur; çünkü inanç yoktur. Bolluk var, bereket yoktur; çünkü samimi dostluk yoktur. Her biri birer avcı... (s.688)

Avrupaî “Sosyal Devlet” ve “Sigorta Sistemi” de, insanın fıtratında var olan yardımlaşma hasletini öldüren bir “avcı” mı oluyor, Efendim?

Müslümanları sigorta alış verişine mecbur etmek zulüm olduğu gibi, müslümanların sigortaya bağlanmaları şer’an bâtıldır. Sigorta akdi hayatı kurtarmak değil, çalışan fakir fukaranın ücretlerini ellerinden gasbetmektir. Çünkü adamın sigortaya ödediği ve sigortadan alacağı mikdar belirsiz olduğundan, bir nev’î kumardır. Yardımlaşmayı bırakıp, gayrı müslimlerin sigorta ve Bağkur adı altındaki kumarını müslümanlara icbar etmekte hiçbir mânâ yoktur. (s. 241)

İslâmî bir devletde, zenginler zekatları, vakıfları ve sadakaları ile fakirleri finanse eder, devlet karışmaz ve yükümlü de olmaz mı, Efendim?

Devletin zekat ve vakfa müdahalesi, şebeke hâlinde çalışan yahud müstehakların haklarını gasbeden kimselerin elinin kesilmesi içindir. Zenginlerin zekatı muhtac, fakir, miskinleri geçindirmeye kâfi gelirse, devletin bunlara vereceği maaş yükümlülüğü ortadan kalkmış olur. Hayır, zekatları kâfi gelmezse, kifayet mikdarınca, devletin, zekatın dışında zenginlerden alıp bunlara vermesi caiz olur. Binâenaleyh, Avrupa’da zekat vermek, gayra merhamet etmek olmadığından, muattal kalan, ma’lûl olanlar devlete yük oluyor. (s.713)


Efendim, meselâ Türkiye’de “Zekât, devlet hakkıdır. Devletin aldığı vergi zekât olur. Ayrıca zekâtın verilmesine ne lüzum var ki?” diyenler bulunuyor?

Şüphesiz gerek müstreşriklerin ve gerekse onların bataklarına düşmüş zavallıların İslâm dininden habersizlikleri açık meydanda. Devletin araya girmesi, zekât devletin hakkı olduğu için değil, fakirlerin eziklikten kurtulmaları ve şereflerini korumaları, bir de kibirlilik taslayıp zekât vermekten imtina eden zenginlerin ellerinden bu hakkı almak içindir. (s.291-292)

Bu vazifeyi deruhte edecek bir devletten yoksun olduğumuz günümüzde, devlete ait, zekatları toplama ve sahiblerine dağıtma vazifesini vakıfların yapması, yani zekat mükellefinin zekatını sahibine vermek yerine vakıflara vermesi veya zekat paraları ile vakıflar kurulması uygun mudur, Efendim?

Şu anda Türkiyemiz’de vakıfçılar, dernekçiler “fî sebîlillah” demek bahânesiyle, zekâta müstehak olanların haklarını ellerinden gasbetmektedirler. Bu haramdır, zulümdür. Bu sûretle zenginin zekâtı sâkıt olmadığı gibi, bunların da zekât parasıyla arabalarında yaktıkları, matbaalarında bastıkları meşrû değildir, haramdır, gasbdır. (s.184)

Efendim, anlayabileceğimiz kadar izah edebilir misiniz bu bahsi?

(Et-Tevbe sûresi 41.) ayet-i kerîmedeki “fî sebîlillah” ile, yine Et-Tevbe sûresinin 60. ayetindeki “fî sebîlillah” arasında fark görmeyen basîretsizler: “Mücahide zekât verildiği gibi, cihada da verilir, vakfa da verilir. Çünkü bunlar, hepsi kurbettir.” diyorlar. Aslında bu fetvayı veren, Şâfiî ulemâsından Kaffâlî’dir. Fakat dört mezheb ulemâsı, Kaffâlî’yi, “İki fî sebîlillah arasında fark etmemiştir.” demekle reddetmişlerdir. Son son, Mısır ulemâsından bazı reformcular, Kaffâlî’nin bu merdud sözüne dayanarak “Mücahide zekât verildiği gibi, cihad yolunda da zekât verilir.” dediler. Maatteessüf bizim Türk ulemâsından bunların çılgınlığına saplananlar da bu fetvâyı verdiler. (s.184)
Kaffâlî’nin, tefsirini yazdığı zamanda Mu’tezilî olmasında şüphe yoktur. Muhammed Abduh, bundan reform yaparak, “Zekât hayrâta da verilir.” demiştir. Kesinlikle bu hüküm dört mezhebe de muhâliftir. Nitekim Zâhid Kevserî de Makâlât’ında, bu hususda bir reddiye yazmıştır. Vakıflara verilen zekatın yersiz olduğu ve icmâ-i ümmete muhalif olduğu açıktır. (s.406-407)
İmam Şa’rânî, el-Mîzânu-ul-Kübrâ adlı eserinde: “Dört imam, zekatın mescidin binası gibi kuruluşlara caiz olmadığında ittifak ettiler.” Şeyh Abdurrahman ed-Dimeşkî de, Rahmet-ul-Eimme adlı eserinde: “Dört imam, zekatın kuruluşlara verilemeyeceği üzerine ittifak ettiler.” demişlerdir. (s.183)

Filanca camide mevlid ve Kur’ân-ı Kerîm okunmasına tahsis edilen vakıflar da bâtıl mıdır, Efendim?

Bâtıldır. Fakat şu medresede öğrenen ve öğretenlere vakfetmek sahihtir; ister bu öğretilen Kur’ân-ı Kerîm olsun, ister fıkıh ilmi olsun, ezan, imâmet gibi şahsî ücretlere tahsisi olsun, bu kabilden vakıflar, müteahhir ulemâya göre sahihtir. Hatim indirmeye mukabil alınan ücret veya tahsis edilen vakıf batıl; öğrenmek ve öğretmek üzerine ücret ve vakıf sahihtir. Ehl-i Sünnet velCemaat’in ittifakıyla, kişi okuduğu Kur’ân’ın sevabını, kıldığı namazın sevabını gayrına verebilir, ancak mukabilinde ücret alamaz. (s.740-741)

Efendim, ailem ve müslüman aileler adına sizden bir nasihat istirham etsem, ne buyurursunuz?

Her bir aile güçleri nisbetinde, helâl ve haramı beyan eden, ilmihali talim eden, ahlâk ve siyeri izah eden kitabları bulundurup okumalıdırlar. Bununla evlerini ilmî olarak tanzim ederler, ırz ve namuslarını korurlar. Ve bununla Allah Teâlâ’nın dünyadaki nimetlerine, ahiretteki cennetine kavuşurlar. Hasbelbeşer hangisi yolunu şaşırdıysa, öbürünün öfkesine hakim olup hemen kitabla ikaz etmesi gerekir. (s.159) Dertlerini kendi aralarında kitabla halledemezlerse, salih fıkıh bilginlerinden birini hakem olarak tayin ederler. Aile tanzimi için bu, elzem bir vazifedir. (s.160)

İlmihâllerden hangisini tavsiye edersiniz Efendim?

Nimet-ul İslâm, İlmihâllerin tâcıdır. (s.326)

Muska takmak şirk midir, Efendim?

Bazı serseri insanlar musha takmayı mutlak şirk saymıştır; bu doğru değildir. Şartıyla yazılan ve takılan mushada zarar yoktur; bu da bir nev’î tıbdır. Ehli tarafından yazılırsa beis yoktur.
Mutfaklara yahud da tarlalara yahud eve, nazarı celbedebilecek süslü şeyleri yahud levhayı asmak mekruh değildir. Havâricîler bunu şirk saymışlardır. Şirk değildir.
Hâsılı, Ehli Sünnet velCemaat’in ittifakıyla, tesiri fâil-i hakîkî olan Allah Teâlâ’ya isnad şartıyla zevatlarla tevessül, dualarla tevessül, salih amellerle tevessül, vefat etmiş salih insanların ruhlarıyla, özellikle Fahr-i Âlem Sallâllâhu Aleyhi Ve Sellem üzerine salâvât getirerek rûh-u şerîfiyle tevessül mendub ve caizdir. (s.84)

Efendim, top oynamanın hükmü nedir?

İbnu Âbidin, “Hazır ve İbaha” bahsinde, topla oynamanın caiz olduğuna fetva vermiştir. “Bazı ehli ilim, topla oynamayı haram kılmışlardır.” diye de nakletmektedir. Yani mesele ihtilâflıdır. Şayet bu gibi oyunlar kumar sûretinde olursa yahud ibadetin yani farz namazların fevt olmasına sirayet ederse ittifaken haram olur. (s.82)

“Namazın kazası olur, ama futbolun kazası olmaz.” diyen sözde hocaların halkımızı ifsad ettiği namaz bahsinde hüküm nedir, Efendim; bînamazın hükmü nedir?

Hanefî mezhebine göre, namaz kılmayan bir kimse namaz kılıncaya kadar hapsedilir ve kendisine kırbaç vurulur. Diğer mezheblerde ise, namazın terki üzere ısrar eden öldürülür. (s.359)
Cumhur, beynamazın küfrüne hükmetmediler. Amma ittifakla, beynamazın imanına da şahidlik yoktur. Hâsılı, namazı kılana güven var, kılmayana güven yoktur. (s.314)

Sonra kaza ederim diye namazı terketmek veya sonra tevbe ederim diye günah işlemek olur mu, Efendim?

Kişi, mü’min olduğu hâlde günah işleyebilir, fakat günahı işlemesi anında imanının eseri kendisinden ayrılır. Sonra tevbe ederse, imanının eseri kendisine döner. Tevbeyi tehir ettiği nisbette, imanının nuru kendisinden uzaklaşır; ve imanının kendisi ise zayıflar; gıdadan mahrum kimsenin zayıflaması gibi. Bunun için ulemâmız: “En ufak bir günahtan dahî, küfre giden bir yol vardır.” dediler. (s.526)

Günah, sadece günah olan fiili işleyerek mi olur, Efendim; veya fuhuş, sadece fahişelikten ibaret midir?

Her ne kadar örfen fuhuş, sadece fiilî zina mânâsında kullanılıyorsa da, şer’an böyle değil; peygamberlerin yasaklamış oldukları şeyleri yapmak, yani haram işlemek yahud işlediğini söylemek yahud işleyeceğinin propagandasını yapmak yahud işlemediği ve işlemeyeceği hâlde teşhir etmek, sözle olsun fiille olsun fuhuş sayılmaktadır. (s.529)

Efendim, işaret ettiğiniz anlamı ile fahişe, yani günah işlemekte ısrar eden yakınlarımızı sevmemizde ölçü nedir?

Ma’siyeti işleyeni sevmek, ma’siyeti sevmek gibidir; haramdır. Meselâ zina gibi büyük günahı işleyen oğlunu veyahud babasını sevenin, sevgisi nisbetinde, Allah Teâlâ’nın sevgisi kâlbinde azalır. Öyleyse emin değildir; haindir. Hıyânet ise haramdır. İsrailoğulları da, ma’rufu terk etmeyi, münkerleri işleyenlerle düşüp kalkmayı âdet edindiler. Onların bu âdeti, hem dünyada hem ahirette evlerini yıkmıştır. Nebîlerin dilleri üzere lânetlendiler. Evet, müslüman olduğu hâlde fiîlen onlar gibi davrananların da iki cihanda evleri yıkılır. (s.65)


İki cihanda evlerinin yıkılmasından korkarak marufu emr ve münkeri nehyetmeye çalışanlara, Efendim, en hafif ifade ile mutaassıb diyorlar!..

Zemmedilmiş taassub, şer’î izin olmadığı yerlerde reisini, liderini tutmak, belli belirsiz iddialarda bulunmak, bâtıl da olsa fikir ve görüşlerini doğru görmek, yahud böylelerin fikirlerini kabul etmektir. Yahud meşrebinden olmadığı için sözünü reddetmesi; yahud meşrebinden olduğu için sözünü kabul etmesi ümmete hıyanettir, haramdır.
Makbûl olan taassuba, salâbet-i dîniyye denilir. Yani dinde kuvvetli olmak, taviz vermemek, kesin itikad üzerinde bulunmak, hak ve gerçek üzere sebat etmek, sarsılmamak ve titizlikle davranmak demektir. (s.69)

Marufu emr ve münkeri nehyetmenin sınırları nelerdir, Efendim?

Zannı galible, nasihat ettiği takdirde kendisine iftira edileceğini, sövüleceğini biliyorsa, hatta dövüleceğini biliyorsa, bakılır: Eğer daha büyük bir fitneye sirayet etme varsa, susması; yoksa nasihat etmesi efdaldir. Meselâ kendisinden nasihat talep edilmeyeceğini, nasihatten dolayı dövüleceğini, hapse atılacağını bildiği takdirde, Allah Teâlâ’dan başka kimseye şikâyette bulunmayacağına inanıyorsa, bu takdirde nasihat etmesi efdaldir. Aksi takdirde sükût... Yani bu sûrette şehidliği tercih etmek şartıyla tebliğ ve nasihat caiz olur. (s.106)


Efendim, müslüman bir kadının - kızın mutlaka koruması gereken tesettür ve iffet ölçüleri nelerdir?

Müslime bir kadının, her hususta erkekten sakınması farz olduğu gibi, kâfire kadından ve hatta fâcire müslime yani açık saçık bir kadından dahî sakınması farz; yüz ve elinin dışında göstermesi haram olur. (s.167)


Müzik dinlemekte ölçü nedir, Efendim; meselâ tasavvuf müziği de dinleyemez miyiz?

Herhâlde bizim zamanımızdaki şuur, tasavvufî müziklere müsaid değildir. (s.114) Dört mezhebin açık hükmüne göre, husûsen içinde kadın bulunsa, her cihetle teganni ve çalgı aletlerini dinlemek haramdır. (s.112)


Efendim, namazların akabinde, bilhassa Cuma namazlarından sonra cemaatin sıra ile tokalaşması câiz midir?

Namazlardan sonra, karşılaşma olmaksızın musafaha bid’at ve mekruhtur. Selâmlamada eğilmek de mekruhtur. Camilerde bayram namazından ve cumadan sonra âdet olagelen musafaha ve kucaklaşmalar bid’at ve mekruhtur. (s.188)


Avrupa’da helâl et bulmak, şoklayarak kestiklerinden ve kimin kestiği bilinmediğinden cidden büyük problem. Türkiye’de nasıl davranalım, Efendim; kasabdan, marketten et alıp gönül rahatlığı ile yiyebilir miyiz yurdumuzda?

Yurdumuzda İslâm dinini, farzlarını, vaciblerini bilmeyen ve hatta Şeriat’i reddeden birçok kasapların boğazladıkları hayvan haramdır. Maateessüf, büyük şehirlerimizde et yemek tehlikelidir. Çünkü “Âmentü”yü bilmeyenin, annesi babası müslüman olsa dahî, nikahı sahih olmadığı gibi, boğazladığı hayvanın eti de helâl olmaz. (s.77)


Faiz ile Riba farklı şeyler midir, Efendim; farklı şeyler ise, riba haram, faiz helâl midir?

Muasır bazı serseriler, faizin ribâdan ayrı olduğunu iddia ederler. Onların bu iddiaları bâtıldır. (s.248)


Faizin umumlaşmasından dolayı, “beşerî ihtiyacdır” yahud “umumî ibtilâ vardır” yahud “artık faizden sakınmak imkânsızdır, dolayısıyla faize çözüm getirmek gerekir” yahud “devletler icbar ediyor” gibi görüşlerin mâhiyeti nedir, Efendim?

İstihlâl-i ma’siyetten başka hiçbir şey değildir. İstihlâl-i ma’siyet olduğu gibi, aynı zamanda İslâm’ı ortadan kaldırmak arzusundan başka bir şeyle ifade edilemez. (s.249)


Devamlı değer kaybeden Türk parası ile muâmelede nasıl olur, Efendim; zekat ve faiz tahakkuk eder mi?

Türk parası da, değeri düşse dahî onunla muamele edildiği ve devletin sikkesi üzerinde bulunduğu, halk da onunla alış veriş yaptığı müddetçe, onunla alım satım caizdir; onda faiz tahakkuk eder; ve zekâta tâbi’dir. (s.268)


Çek veya senedi değerinden aza kırdırmanın hükmü de faiz midir, Efendim?

Çek ve senedin kırılmasında yahud poliçeyi değerinden az satışta da faiz tahakkuk etmiş olur. Bu sûretle yapılan satış dahî bâtıldır. (s.238)

Efendim, bugün Avrupa’da ve hatta Türkiye’de, “dâr-ul harbde caizdir” diyerek, faiz alıp vermekte beis görmemek olur mu?

Cumhûr-u Ehl-i Sünnet ulemâsı, nerede olursa olsun, müslümanın faizle muamele etmesinin haramlığı hakkında hükmetmişlerdir. Şu kadar müstesna ki, İmam-ı A’zam ile İmam Muhammed’e göre, harb diyarında yaşayan bir harbî, yani o memleket tebaasından bir gayrı müslimle müslüman arasında ribâ muamelesi caizdir. Kumar dahî aynı hükümdedir. İmam Ebû Yûsuf bunları dahî caiz görmemiştir. Cumhur da, İmam Ebû Yûsuf’la beraberdir. (s.276) Cumhur: “Küffar diyarında bulunan müslüman dahî faizle iştigâl edemez.” diye hükmetmişlerdir. (s.249)


Recm cezasının ve inkarının hükmü nedir, Efendim?

İslâm hukukuna göre bir kere evlenmiş olarak, velev ki hâlen bekâr olsun, zina eden erkek ve kadın taşlanarak öldürülür. Buna recim denilmektedir. Müslim ve Buhârî’nin tahric ettikleri hadiste, Hazret-i Ömer radıyallahu anh hutbesinde şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah Teâlâ, Muhammed sallâhu aleyhi vesellem’i bir peygamber olarak göndermiştir. O’na O Kitab’da: “Evli erkek ve evli kadın zina ettikleri zaman Allah’dan bir azab olarak onları taşlayın. Gerçekte Allah, mülkünde yegâne hikmet ve hüküm sahibidir.” Meâlindeki ayet-i kerîme de inmişti. Ve gerçekte Rasûlullah sallalâhu aleyhi ve sellem, recmetmiştir. Ve biz de = Ebû Bekr ve tüm ashab, şâhid oldukları, gebelik olduğu veya itiraf olduğu zamanda zina eden evliyi recmettik.” (Buhârî h.n.6830, Müslim h.n.1691 =15, Sünen-i İbni Mâce h.n.2553) Ehli Sünnet velCemaat’in ulemâsı diyorlar ki: Hazret-i Ömer radıyallâhu anh bunu ashabın cemaati içerisinde söylerken, hiçbir kimse ona itirazda bulunmamıştır. Binâenaleyh recim, sadece tilâveti mensuh bu ayetle değil, fi’l-i Rasûl ve ashabın icmâıyla sabit olmuştur. Binâenaleyh, bunun dahî inkârı küfürdür. (s.494)


Sünnet’i, Ashâb’ın icmâını ve ictihâdını ve müctehidlerin ictihadlarını reddediyorlar, Efendim; “Allah’dan başka kimse hüküm koyamaz” gibi afili sözlerle?

Bazı serserilerin “Allah Teâlâ’dan başkası, şu haramdır bu helâldir diyemez.” demeleri, Ehli Sünnet velCemaat’in bütün mezheblerine muhaliftir. Müctehid, şer’î delillerden istinbât ederek, “Şu haramdır, bu helâldir.” diyebilir. Müctehid’in böyle hükmetmesi, yine şer’î delildir. Kıyasdan maksad, aklî kıyas değil, şer’î kıyasdır. (s.11)
Nass ve icmâ’ ile bilinmeyen ve müctehid tarafından hükmü açıklanan; helâl dedilerse helâl, haram dedilerse haram olur. Harama benzeyen şeylere Hanefîlerden, başta İmam Muhammed olmak üzere ulemâ, mekruh demişlerdir. Hanefînin dışında olanlar, buna haram ismini vermişlerdir.(s.26)
Haber-i ahad, Kur’an’da mücmel olan hükmün tefsiri olursa, o zannî delil olmaz, kat’î delil olur. Bazı muasır serserilerin: “Şu hüküm haber-i ahadla sabittir, zannı ifade eder; zanna tâbi’ olunmaz.” Şeklindeki sözleri çirkin bid’attir; ve böylelerinin küfründen korkulur. (s.11)
“Hadisler içerisinde zayıf, mevdû’ vardır, dolayısıyla Kur’an’dan hükmü almalıyız.” diyen fikir, müsteşriklerin, müslümanları Peygamber’e inanmaktan uzaklaştırmak için açtıkları tuzaktır. Hadisleri devreden çıkarıp Kur’an meâlleri okuyarak yorum yapanlar, İslâm şeriatinden uzaklaşmış, hevâ-i nefslerinin çirkâplarına girmiş; ve aldanmaktadırlar. (s.441)
Arabî nazm-ı şerîfi bilene göre dahî, Kur’an-ı Hakîm’in lâfızlarından ahkâm çıkarmaya kalkışmak serserilik, iman zaafiyetinden başka bir şeyle ifade edilemez. Hadisleri devreden çıkarmak yahud ashabın eserlerini devreden çıkarmak korkunç bir tehlike ve müsteşriklere ittibâ’dan başka hiçbir şeyle ifade edilemez. (s.442)
Kur’an’a sarılmakta ve onu hakem tayin etmekte, sünnet ihmâl edilmez. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in haram kıldığı şeylerin hükmü de Kur’an’ın hükmü gibidir. (s.443)
Peygamber’in hakemliği Kur’an’la sabittir; ve iman buna bağlanmıştır. Yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetini hakem olarak inanmayan kâfir, inandığı hâlde tatbik etmeyen fâsık, âsi ve zalimdir. (s.444)
Kur’an ve hadisleri anlayışımızla değil, müctehidlerin anlayışıyla anlamak farzdır. Onda görüş beyan etmek haramdır. Gücümüz yettiği nisbette, hükümleri onların sözlerinden anlamaya çalışmalıdır. İşte en büyük âfat, ayet ve hadis meâllerinde, bu işte yetkili olanlara müracaat etmeksizin yorum yapmaktır. Bu yorum isabetli olsa dahî yine hatadır, ma’siyettir, haramdır. Ayette bu olduğu gibi, hadiste de aynıdır. Namazın farziyetini ayet ve hadisten öğrenip inandığımız gibi, müctehidlerden de namaz kılmasını, rükünlerini, şartlarını, vaciblerini, mekruhlarını, müfsidlerini öğrenmeliyiz. (s.59)
Bizim Türkiye’de son zamanda, hadisleri dahî devreden çıkararak sadece ayet meallerini okuyup hüküm çıkaran bir taife türemektedir. Bunlar, hak sûretinde gelen bâtıl yayıcılarıdır. (s.438)
Ulemânın görüşüne, tefsirlere müracaat etmeksizin mücerred meâl okunması ya küfürdür, ya da büyük bir ma’siyettir. Hele hele bunun üzerinde bir de münakaşalar olursa; meselâ “Şu ayet bunu demek ister... Bu ayet bunu demek ister...” gibi çekişmeye sirayet ederse, küfür olur. (s.57)


Garib olan şu ki, bunlar en büyük müctehidleri ve hatta Sünnet’i güya Allah adına diskalifiye etmeye çalışıyorlar, ama pek meraklılar ictihad kapısını da açmaya. Kapalı mıdır Efendim, İctihad Kapısı; Müctehid var mıdır günümüzde?

İctihad kapısı açık ise de, zamanımızda müctehid yoktur. (s.26)


Dinde zorlama yok mudur, Efendim?

Bazı insanlar tavuk meşrebli olur da, bir yumurtayı bir cevher sanar. Yaptığı kötü işlerin dahî propagandasında bulunur, güzel göstermeye çalışır. Sonra Allah Teâlâ’ya birçok va’dede bulunur. “Hangi amel hayırlı ise onu işlerim.” diye söz verir. Fakat Şeriat’in emr ve yasakları zannının haricinde olursa gevşer, geriye çekilir, söylediği sözü yerine getirmez. İşte bu hâl, Allah Teâlâ’nın azabına ve O’nun gazabına sebeb olur. (s.552)
Zamanımızda birçok cahiller, “Dinde zorlama yoktur.” demekle, günah işleyenlerin günahından muahazenin kalkmasını iddia ederler. Bu büyük cehalettir, inaddır, mazeret değildir. Zımmî kafir bile, İslâm diyarında müslüman olduğu takdirde, İslâm’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak sûretiyle İslâmî hükümlerin icrâsını iltizam etmiştir. İslâm’da, suç işleyene ceza yoktur demek istenirse, iddiasıyla kâfir olur. (s.675)


Cahilliğin mazeret olmadığını öğrenmiş olduk, Efendim; sarhoşluk mâzeret midir?

Cezanın gerektiği yerde sarhoşluk mazeret sayılmaz. Sekir hâlinde zina eden kimseye, zina cezası verilir. Ancak sekir hâlinde değil, ayık olduğu zaman verilir. (s.676)


Birçok cahil ve sarhoş, “bu zamanda...” diye söze başlayarak, İslâm’ın emirlerini, İslâm’ın mubah gördüklerini hoş görmüyorlar Efendim, akılları sıra...

Akıl değil, Şeriat’in hoş karşıladığı her şey ma’rûftur; ister bu ma’rûf farz olsun, ister vâcib ve ister müstehab, ister mübah olsun. Şeriat’in hoş gördüğü bir sözün, mübah kıldığı bir fiilin hoş karşılanmaması ve kınanması haramdır. Meselâ iki evliliği kınamak gibi. Kabûl etmemek ise küfür olur. Allah bundan korusun. (s.505)


Din ayrı, devlet ayrı diyen kimsenin hükmü nedir, Efendim?

Din ayrı, devlet ayrı diyen kimsenin iki hükmü vardır:
a-İslâm dinini reddetmek yahud hafife almak yahud kendi zamanına kifâyetsiz görmek küfürdür. Bu inançta olan kimse, ümmetin ittifakıyla kâfirdir. Kâfire velâyet hakkı olmadığından, iş başına getirilmesi yoktur.
b-Allah Teâlâ’nın hükümlerini reddetmez, hafife almaz, zamanına göre dahî yetersiz görmez; fakat bununla beraber, Allah ve O’nun Rasûlü’nün hükmüne muhâlif hükmeder. Bu ise âsî ve fâsıkdır. Cumhura göre, bunu iş başına getirmek, ona velâyet hakkını vermek caiz değildir. Ancak Hanefîlerden bir kısım ulemâ, fâsığın velâyetini caiz görmüşlerdir.
Ulu-l-emr ise, “sizden olan” kaydıyla itaat farz olur. Binâenaleyh, “sizden olan” kaydı çok mühimdir. Zulme tevessül etmeksizin itikâden, amelen ve ahlâken müslüman olarak yaşayan amir, müslümanlardan olduğu için kendisine itaat farz olur. Bunun dışında itaat düşünülemez. Çünkü Allah’a isyan hususunda itaat yoktur. İtaat ma’rûftadır. (s.437)


“Kör Bayrak” ne demektir, Efendim?

Kör bayrak, Allah Teâlâ’nın dînini korumak ve şeriatını hâkim kılmaktan başka herhangi bir gayeyle çekilen her bayraktır. Eğer böyle bir bayrağın bâtıl tarafı, dînin herhangi bir hükmünün inkârı belli olursa, bu küfürdür. Eğer inkârsız ma’siyet tarafı malûm olursa, bu da isyan ve haramdır. Kâdı diyor ki: İş başında olan bir hükümdarın küfrü alenî olursa yahud şeriati değiştirmesi olursa yahud bid’ati zâhir olursa, itaat sâkıt olur. Ve müslümanlara, âdil bir kimseyi tayin etmeleri vacib olur. (s.462)
Apaçık küfrü meydanda olan kâfire itaat caiz olmaz; bilakis, muktedir olanlara onunla mücadele etmek vacib olur. (s.467)
Hatta ve hatta müslüman olup, iş başına geldikten sonra irtidad edenin azli farzdır. (s.469)
Müslümanlar, Abdülhamid Han zamanına kadar, kendisine bîat edilmiş zatı mecâzî mânâda halîfe olarak kabul ederek idareciliğini, hâkimiyetini kabul etmişlerdir. Abdulhamid Han’ın azledilmesiyle bu da sarsılmış, Vahdeddîn’in ölümüyle hitam bulmuştur. Tekrar böyle bir hükümdarı tayin etmek, alelkifâye olarak ümmete vacibdir. (s.503)


Irkı için, ırkının hâkimiyeti, sözde bağımsızlığı için, Efendim; “cihad” olmaz mı?

Asabe nâmına harb etmek, kızmak ve propaganda yapmak, hakka ve dine yardım değil, bilakis hevâ ve hevese göre harekettir, haramdır. Bu cahiliyye devri âdetlerinden biridir. Binâenaleyh böyle bir harbde öldürülen de şehid değil âsi olur. Çünkü, ulemânın ittifakıyla, Allah’ın dininin yücelmesinden başka hiçbir sûrette propaganda yapmak, vuruşmak caiz değildir, haramdır. (s.462)


Siyasete bakışımız nasıl olmalı, Efendim?

Âdilâne siyaset ve zalimâne siyaset... Eskiden beri bu iki siyaset beraber yürümüştür. Rahatlıkla diyebiliriz ki, hâlihazırda müslümanların tüm beldelerinde âdilâne siyaset hasret olmuştur. (s.449)
Menfî siyasetin başlangıcı, servet ve riyâseti ele geçirmeye hırslanmaktır; temeli hıyanettir; semeresi avcılıktır. Bunu gaye edindiği takdirde sonu mutlaka felâket ve hasretler olur. Bunun için Rasûl-u Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem, idareciliğe hırslı olanlara idareciliği vermemiştir. (s.449-450)


Efendim, İslâm’ın emir ve yasaklarının devlet çapında bir organizasyon eli ile icrâ edilmesinden, İslâmî Devlet’den maksad nedir?

Şüphesiz, şeriatle amel etmenin dışında adaleti tasavvur etmek, inanmak korkunç tehlikelidir. İslâm dininin itikâdî, amelî ve ahlâkî tatbikatının dışında adalet diye bir şey yoktur. (s.434)
İslâmî icraattan maksad, zamanımızda âdet hâline gelmiş mücerred dünya hayatının hâkimiyeti, devlet kurmak, servetleri istilâ etmek değildir. Çünkü, bunlar vesiledir. Asıl gaye uhrevî saadetleri kazanmak ve bittabi’ bu kazancın vesileleri olan hâkimiyeti de, en geniş kapsamıyla devlet kurmayı da bu gayeye vesile edinmektir.
Allah Teâlânın kanunlarından biri de, hâkimiyeti, İslâm’a teslim olmaya; bereketleri ise, şer’î cezaları icrâ etmeye bağlı kılmasıdır. (s.7)
Asrımızdaki müslümanların, kâlbî amelleri berkenar edip Şeriat’ı maddeleştirmeleri; ve müslümanların robotlaşmaları muazzam kusurdur. O hâlde, Zâhirî şeriate önem verdiğimiz kadar, bâtınî yani kâlbî şeriate de önem vermek gerekir. (s.39)


Bazı “Vahhâbîmeşreb” kimselerin Tasavvuf ehlini miskinlikle, cihaddan kaçmakla suçladıklarını duyuyoruz, Efendim...

Ayaa! Cihadın başlangıcı kâlbden değil midir?.. Zikirsiz, kâlbî iz’ansız cihad, cihad değil robotlaşmaktır. Kâlbe nazaran haram ve mekruhları bilmeyenin, değil cihadı, birçok ameli bâtıl olur. Kâlbî ve ruhî hususlara riayet edilmezse, nifak hükümran olur, ihlâs bozulur. İmana sirayet ederse, küfür ve şirk tahakkuk eder. (s.39)
Silâhla cihaddan maksad ve amaç, uhrevî saadetleri kazanmak, müslümanların dünyadaki huzurlarını temin etmek, gayrı İslâmî örf ve âdetleri bertaraf etmektir. Bu amaç ve gayenin kâlblerde esaslaşması nisbetinde cihad meşrû ve sevablı olur. Gerek ilmen, fikirle, gerek mal ile, gerek teknik ve silâhla cihad üstün olduğu kadar, mücahidler de sâir müslüman tabakalarından üstünlük hakkını kazanmaktadırlar.
Cihaddan maksad servetleri elde etmek, kanları heder etmek, toprağı ve ırkları korumak değildir. Allah yolunda cihad, Allah Teâlâ’nın dîninin yücelmesi için yapılan çeşitli hizmetler ve silâhla cihaddır.
Cihad kelimesi, İslâm’a nazaran bir binanın çatısı gibidir. Binanın hiçbir cüzü çatısının dışında olmadığı gibi, İslâmî faaliyetlerden hiçbiri cihadın şemsiyesi altından haric olmaz. (s.561-562)
Nefsin istek ve arzularından, nifak, riya, şöhret, şehvet, servet gibi arzulardan arındırılması, cihadın ilkidir. Bunsuz cihad, cihad sayılmaz. (s.570)
Harbin kızışkınlığı zamanında dahî nefsin istek, arzu ve hayvânî öfkesine kapılmaksızın, soğukkanlılıkla, üstün bir şuur içerisinde savaşmak şarttır. Bu şuurdan insan ayrıldığı andan itibaren, cihadı şer’î cihaddan çıkmış olur. Dünyadaki huzur ve ahiretin saadeti gayelerinden, ikincisi daha önemli gayedir. İşte bunu idrak etmeyen, İslâm’daki savaşların sadece harb olduğunu zanneder. Fakat iş öyle değil; bilakis, silâh ile savaşmak son çaredir. (s.539)


“İrşad ve tebliğ üzere bîat kal’ası” kalmış mıdır zamanımızda; Efendim, şart mıdır böyle bir kal’aya sığınmamız?

Kalıntıları bizim zamanımızda devam eder. Neredeyse o da hasret olacaktır. Her bir müslümanın, özü sözü ve fiili birleşmiş icâzeli bir şeyhe bîat etmeleri vâcibdir. (s.503)


Bize nasihat buyurunuz, Efendim; biz, sayısız nifak içre müslümanlara...

Şerî nifak, inkârını gizleyip Allah Teâlâ’nın dinine teslim olmayı izhar etmektir. Bu takdirde nifak, küfür ve şirkle birleşir. Buna itikâdî nifak denilir.
Amelî nifak, inancın sarsılması olmaksızın, kişinin içi ve dışının bir olmamasıdır. Bu takdirde nifak, fıskla birleşmiş oluyor. Sahibi, mecâzen münafık sayılmıştır.
Örfî nifak, itikad ve ibadetin dışında, iç ve dışın birleşmemesidir. Buna ahlâkî nifak da denilir.
Hafız İbnu Hacer Askalânî diyor ki: “Aslında bu hasletler, hepsi bire dönüşür; o da “yalan”dır. (s.53)
Netice-i Meram, kâlbe nazaran itikadî nifak, küfürdür; bu en büyük günahtır ve şirktir. Amelî olan nifak, bazan tahrîmen mekruh, bazan da haram olur. Ahlâkî nifak ise, itikad ve ibadetin dışında olduğundan tahrîmen mekruh, bazan da hilâf-ı evlâ olur. (s.55)
Helâl lokmanın kazanılması, şer’î hududların korunmasından ibaret olan zâhirî amel ve ibadetler kâlbe; ve kâlbdeki itikad ve hisler da zâhirî azalara bağlanmıştır. Bir insan ne kadar ibadet ederse etsin, kâlbî zikir, kâlbî samimiyet ve ihlâs, kâlbî olan sağlam itikada sahib olmadığı müddetçe... kalbî olan amele ne kadar dikkat olursa olsun, zâhirî olan ibadete önem vermediği takdirde faydalanamaz. Ve imanın semeresi olan nurları müşahade edemez. Nerede kaldı ki Hakîkat-i Muhammediyye’nin müşahadesi ve Zâtî tecellîler?! (s.297)
İz’ansızlara bir deve yükü kitab yazılsa da fayda vermez. (s.399)
Gerek deprem, kıtlık, kuraklık, harb gibi azablar ve gerekse ölüm gelip çarpmadan önce müslümanlar kendilerine gelip, tevbe istiğfar ve hududları icra edecekler; ya da İlâhî azab geldikten sonra artık çare kalmaz. Artık “Tele-Deccal”in, müstehcen neşriyatın şeytânî telkinlerine kapılmayalım. Uslu, dindar olalım ki, gelecekte Mehdî Aleyhisselâm’ın askerliğine lâyık mücahid olalım. Evet, cihad... (s.538)
Devamını Oku »

Risâle-i Kudsiyye Şerhi'nden -II-

«Şeyh İsmetullah Müceddidî Hazretleri’nin 1271’de Nakşibendî’nin usûlüne dair yazmış olduğu Risâlet-ul Kudsiyye adlı Türkçe manzum eserini, özellikle kardeşlerime tavsiye ederim. Hakîkaten çok güzeldir.» (İsmail bin Mahfûz, Özleşme Yolu, s. 103) 

Çarşaf giyen müslüman kadını, çarşafının kıymetini bilmeye devam ettikçe, cihan ona dokunamaz. Eğer dokunulsa, cihan yıkılır. (s.129)

İnsan sadece dünyaya ait bilgileri öğrenmekle kalırsa, Allah’ın ve Şeriat’ın düşmanı olur. (s.146)
“Yahudi şöyle vuruyor, böyle vuruyor!” deniliyor. Onlar değil, bizi asıl İslâmiyet’i yaşamayan müslümanlar vuruyor.

Görmenin ilmen izahı var, ama bunun aslını anlayamazsınız. (s.183)

Mevlâ Teâlâ Hazretleri “Muhyî” ismiyle bir kuluna tecellî etse, o zat da kabristana gidip mevtâlara “kalkınız” dese, bilin ki, o mevtâların hepsi dirilip kalkarlar. Bu sırrı anlamak lâzımdır. Bu sırrı anlamamak ahmaklıktır. (s.187)
Diğer hakikatler ile Hak arasında Muhammedî hakikat vardır. Efendimiz’in hakikati, başka hakikatlerle Mevlâ arasında köprüdür. O’nun aracılığı olmadan, bir kişinin matlûbu olan Hakk’a ulaşması mümkün değildir. (s.198)
Televizyonun aleyhine konuşunca kızıyorlar. Biz bu dünyaya, bizleri ahirette cennetlere girdirecek, Cemâlullah’a kavuşturacak fenleri, hünerleri bulmaya geldik. Televizyon seyretmek, kendini asmaya benzer. Zira Mevlâ Teâlâ’yı seven, O’nun düşmanlarına itibar etmez, onların çirkin hâllerini seyretmez, fâhiş sözlerini dinlemez. (s.205)
İçinizde İmam-ı Azam gibi iki rekatta Kur’ân-ı Kerim’i hatmedecek babayiğit var mı? Âcizâne, Beytullah’ı ziyâretlerimin birinde, “deneyeyim bakayım, bir rekatta kaç cüz okuyabileceğim” dedim. Denedim ve dördüncü cüze kadar ancak okuyabildim. (s.220)
Üniversite kısır bir müessesedir. İman, namaz, oruç gibi hayırları doğurmaz. (s.233)
“Kâlb nereye meyl ederse, onun hükmünü alır” kaidesi gereğince, lâmekânlık kabiliyeti üzerine bulunan kâlbler dünyaya meyletmek sûreti ile dünyanın hükmünü almış, mekânlı olmuştur. Lâmekân olan Mevlâ Teâlâ’yı, lâmekân olan mü’min kulun kâlbi alır; dünyaya meylederek mekânlaşmış kâfirin kâlbi almaz. (s.243)
Bazıları bana diyorlar ki: “Hocaefendi, seni seviyoruz ama ihvanlarını sevmiyoruz.” İşte bu olmadı! Bizi seven, ihvânımızı da sever. (s.246)
İnsan helâya giderken bile hayâ üzere olmalıdır. (s.250)
Tarikata girmek isteyene, istihâre edilmek sûretiyle tarikat dersi verilir. İstemeyene, “gel bizim tarikata gir” denmez. Bu, bizim tarikatımızda yasaktır. (s.256)
Tarikatsız olmaz. Tarikat, Şeriat’ı dikkatli yaşamaktır. (s.256)
Tarikat-ı âliyye zikirden ibarettir. Fuzûlî rahatlıklar, fuzûlî konuşmalar kaldırılmalıdır. Büyüklerimiz, ecdâdımız hep tarikatlı idi. Bu sayede huzurlu yaşamışlardı; düşmanlarını mağlûb etmişlerdi. Şimdi bazıları tarikatı inkâr ediyorlar. Mevlâ Teâlâ bu sebeple onlara kapı açmıyor. Anahtarsız kapı açılmaz. Tarikat, anahtardır. Dertlerine, zikrullahı derman yapmaları lâzımdır. (s.258)
Etiniz, kemiğiniz para etmez sizin; değerinizi ahlâkınız artırır. (s.259)
Nice insanlar vardır, durur durur, bir anda parlar. Yirmi sene müddetle gevşek hareket edilip, bir saat ciddi bir şekilde halis niyetle çalışılsa, mesafeler katedilebilir. Amma bir mesele var; ömür vefa edecek mi? Nefse hiç göz açtırmayın, ona acımayın, “bu yolda öleceksin” deyin. (s.267)
Bir insan Mevlâ Teâlâ’yı tanımadıktan sonra, gitsin ormanda yaşasın. (s.275)
Bu anlatılanlar Tarikat taliminin âdâbıdır, düsturudur; bunları gözet, bunlara riâyet et. Eğer biz bu edebleri gözetse idik, cihangir olurduk. (s.287)
İnsan eğer Şeriat’a dikkat etmezse, o zaman orman adamı olur. (s.289)
Şeriat’ı muhafaza edersek, Şeriat da bizi muhafaza eder; dünyada da, ahirette de. (s.298)
Güya kadın erkek eşitliği yapıyorlar. Hâlbuki erkeğin kanunları başka, kadının kanunları başkadır. Herkes kendi kanununa sahip çıkmalıdır. (s.299)
Kim sözle vaaz ederse, kelâmı zâyi olur. Kim ki fiiliyle vaaz ederse, sözleri ok misâli tesir eder. (s.308)
Bu kadar peygamberlerin, velîlerin, padişahların anasıdır kadın; hiç ona kabalık olur mu? (s.312)
Cin kavminde kendilerini beğenmek çok; onlara tarikat dersi verme, siteme uğrarsın. (...) Eğer cin kavmi salih ise, ona terikat dersi ver. (...) Mânevî yürüyüş hususunda, akılları hanımlardan daha noksandır. (...) Cinlerin, Tarikat-ı Âliyye işlerine kadınlar kadar akılları ermez. Niçin? Cinler, meliklerle mücadele üzeredirler, (onlarda) itaat yoktur. (...) Hava ve ateş meşrebli olan cinler sülûk işine gelmez. Bu tarikat işi, itaat ve tevazu işidir; mütekebbirlerin işi değildir. (s.317-320)
Hanefî mezhebine göre, sakala jilet vurmak haramdır; bir tutamdan aşağı kesmek bid’adtır. (s.325)
Cahil, kokarca gibidir; hareket ettiğinde kokar. (s.330)
Kötü bir şahıs, kendi hakkında ne kadar güzel rüyalar görürse, o kadar zarar eder. (s.334)
“Ey mü’minler! Allah’tan korkun, sadıklarla beraber olun.” (Tevbe Suresi: 119) (...) Âyet-i celîlede geçen beraberlikten maksat rabıta, yani gönül beraberliğidir. (s.335)
Vuslat, kurb-u ilâhîden ibarettir. Bazı kimselere keşif, keramet verilir; kurb-u ilâhî verilmez. İşte bu, onlar için istidraçtır. (s.343)
Büyük adamlara uymakla, büyük adam olunur. (s.344)
İrfan ne imiş? Mevlâ Teâlâ’nın kulu ile arasında bulunan mânevî perdeleri kaldırmasıdır. Kulun Mevlâ Teâlâ’yı görüyor gibi olmasıdır. (s.346)
Bir bölük topluluk da vardır ki, bunlar kendi kendine çalışırlar. Yani onlar, bir mürşide intisab etmeden kendi kendilerine uğraşıp dururlar. Kitaplarda tarikat sırlarını görüp, onları yapmaya çalışır. Kendilerini helâk edecek yerler, çok defa onlardan uzakta kalır (da, onları fark edemeyip içine düşerler.). (s.350)
Feyiz bir nurdur ki, insanın kalbine indiğinde kalbden vahşet gider, huzur gelir. (s.358)
Alaca dana gibi yatmakla ne mürşid, ne mürid olunur. (...) Erken yatmalı, erken kalkmalı. Geç yattın mı, mürid olamazsın. (s.360)
Şeriat’tan başka hiç bir şeyle müslümanlık veya başka bir dava iddia edilemez. (s.366)
Bugünkü İslâm âleminin durumu, işte o “Hayır!” ve “Niçin?”lerden oldu. “Niçin faiz yemeyeceğiz? Hanım olduğumuz hâlde niçin dairelerde çalışmayacağız?” “Niçin?” sözleri ile doldu ortalık. (s.372)
Şeriat’ın hakikatine kavuşmak için Şeriat’ın sûretine uymak şarttır. Çünkü velâyetin ve nübüvvetin bütün kemâlleri, Şeriat’ın sûreti üzerine kurulmuştur. (s.378)
Dünyanın bir ucunda bir müslüman ile harb ediliyorsa, bütün müslümanların her biri kendisi ile harb ediliyormuş gibi olmalıdır. (s.379)
Televizyondan zevk alan, tarikattan zevk almaz. (s.382)
Tarikata girmeden, yüz bin kişiden bir kişi belki Allah’a ulaşır. (s.385)
İrancı oluyorlar. Çünkü İranlıların çoğu tarikatı kabul etmez. Mut’a nikahı yaparlar. Bunlar, bazılarının hoşuna gidiyor; İrancı oluyorlar. Ehl-i Sünnet olan bir kimseyi İrancı olmak yükseltmez, alçak eder. Nerede tembellik var, oraya gidiliyor; nerede çalışmak var, oradan kaçılıyor. (s.386)
Şâyet aza cevaz verecek olursak, iş çoğa varır. (s.390)
Dünyaya, hakikat ehlini bulmaya geldik. (s.391)
Allah-u Teâlâ, dostlarını beşeriyet kubbelerinin altında gizlemese idi, millet, “elini öpeceğiz, cübbesini tutacağız” diyerek giysilerini parçalarlardı onların. Böyle bir zatı sokakta gördüğünüzde, sarı çizmeli Mehmed Ağa sanki. Hâlbuki o ne adam, ne adam! Hakikati gözükse! (s.402)
İmam-ı Rabbânî Hazretleri, mürşidsiz Allah’a kavuşulamayacağının sırrını açıklamaya mecbur oldu. (s.410)
Beşerin efdali, cihad edendir. Miracda kalırsan, bu âlem ile alâkan olmaz ve millete faydan olmaz. (s.411)
Haram yiye yiye, harama baka baka insanların imanı zayıflamış; kuvvet, kudret kalmamış. Bu yüzden, tarikata girmemek için bahane arıyor millet. (s.416)
Tefekkür, ruhun gözlerinin görmeye ve ruhun aklının ermeye başlamasıyla oluyor. (s.420)
Eflatun, çok az yemek, içmek ve uyumaklarla keşifler elde etti. (s.426)
Nefs yalandan hasta olur, yalandan mahzun olur, aşık olur, yalandan sever; hiç bu nefsin dolapları bitmez. (s.432)
Nefse en ağır gelen yük, en zor şey Şeriat’ın emir ve yasaklarına uymaktır. (s.443)
İnsan ilâhî bir sevgi ile rabıta etse, şeyhindeki bütün kemâlât ve hünerler ona akseder. (s.446)
Mevlâ Teâlâ cümlemize, kabalık gerektiği yerde kabalık, incelik gerektiği yerde incelik yapmayı nasib etsin. (s.448)
Mecliste başka, tenhada başka olmayalım. (s.455)
Cahil insan konuşsa kokar, baksa kokar, tutsa kokar, yürüse kokar, her hâlinde kokar. (s.464)
Büyüklere saygısızlık etmek, imana dokunur. (s.471)
Evvelâ mânevî bülûğa er; ondan sonra evlen. (s.475)
Hangi şey sana Allah’ı unutturuyorsa, dünya malı oluyor. (477)
Büyük âfettir, nâmahreme bakmak. (s.479)
Televizyonu seyretmek, hiç câiz değil. (s.483)
Mevlâ şah damarımızdan daha yakın bize. Böyle yakın olan Allah’ın yanında abdestsiz durulur mu?
Bir kimsenin ahlâkına bakın, ahlâkına! Şeriat, Tarikat, Mârifet ahlâkı var mı; ona bakınız! (s.489)
Zikirde ruhsat, (en az) beş bin kere “Allah” demektir. Azimet ise, her nefes zikir üzere olmaktır. (490)
İhvanın birbirinde erimesi lâzım. (s.493)
Nefsi kahretmek, Ahlâk-ı Muhammediyye’dir. Nefs, birisinin kendi aleyhinde söylediği bir kelimeyi duysa, ona bin kelime söyler. Ama onun dediğini yapmazsan kahrolur. Böylece nefs ezilir. Bu nefsi ezmek için geldik. (s.505)
Bütün mü’minleri kendinden daha faziletli bilmen gerek; ki mânevî yürüyüşün kolay olsun. (s.508)
Sen Mevlâ Teâlâ’ya sahip çıkarsan, Şeriat’ı hakkıyla yaşarsan, ne cin tesir eder, ne büyü! (s.511)
Şeriat dairesinden çıkarsanız, Esmâ-i Kahriyye’desiniz; çıkmazsanız, Esmâ-i Lûtfiyye’desiniz. (s.520)
Bil ki, kesbin tesiri var. (s.533)
Allah’ın dostlarında, Allah’dan bir kudret vardır. (s.553)
Mirac’dan in! Beşerin efdali, mücahid olanıdır! (s.561)
Son derece edeb üzere sabit dur. (...) Kırk sene hizmet etsen, yine sabit dur. Biraz serbest hareket edeyim, dememelidir. (s.562)
(Mahmud Ustaosmanoğlu, Risâle-i Kudsiyye Şerhi ve İzahı, 1. cilt, Siraç Kitabevi, İstanbul 2008)
Devamını Oku »

Bütün İlimlerin Mukaddimesi

Alatlı'nın "saçaklı" mantık medhiyesini (ki bahsin giriş kapısını dahi aslında aşamamıştır), özellikle her eve lâzım "safsata kılavuzu"nu, temel birtakım mantık ve diyalektik bahislerini "eksik gedik" ve yer yer Alatlı'ya küfrederek okuduktan sonra, artık iyice bilenmiş ve mevzuya ısınmış olanlarımız, Külliyattaki ilgili mantık, diyalektik, kuantum mantığı, ihtimaliyet mantığı bahislerini Hilmi Ziya Ülken'in "Genel Felsefe Dersleri"nin giriş kısmı olan "Mantık" bölümünden (artık bu bölümü bitirmek üzere olduğumuz için gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliriz) takib edebilirler. Bahsin İslâm fıkhı veya hukuku veya anlayışı "usul"ü dairesindeki "mantık", DAHA DOĞRU BİR İFADEYLE "İLİMLERİN İLMİ" dairesindeki "mantık" çerçevesi içinse, İmamı Gazali Hazretlerinin -meselâ- başına tafsilatlı bir "Mantık" girişi yazdığı el-Mustasfa adlı eserini tavsiye edebiliriz. İmamı Gazali’nin el-Miyar’ı ve el-Mihakk adlı eserlerinin de önemli mantık kaynaklarından oldukları zikredilip, el-Kıstasü’l-Müstakim adlı eserininse "onun mantığın kıyas bölümünü Kuran’la temellendirme çalışmasından ibaret" olduğu ifade ediliyor. Felsefî ve İslami literatüre zaten hakim olan gönüldaşlarımız, (çok mühim "Safsata Kılavuzu" bölümünü saymazsak) bizim gibi "başlangıç seviyesindekileri" ısındırıcı bir çalışma olmaktan öte kıymet belirtmeyen Alatlı'yı es geçerek, direkt Ülken'den yahut direkt İmam-ı Gazali'nin adı geçen eserlerinden de başlayabilirler elbet. Bu bahiste başka gönüldaşlarımızın başka tavsiyeleri olursa, daha önce de ifade ettiğimiz üzere baştacıdır.

El-Mustasfa, İmamı Gazali'nin son eserlerinden biri ve Fıkıh Usulü merkezli bu eserin "Mantık" bahsinde uzunca bir "giriş"le başlaması ziyadesiyle dikkat çekici olmuş. Mezkur "giriş" bölümünde şöyle diyor büyük imam:

«Bu girişte, aklın idrak edebileceği hususlar ile onların tarif ve burhan ko­nusunda kapsamını zikredeceğiz. Hakiki tarifin ve hakiki burhanın şartını ve kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yaru'l İlm kitaplarında zikrettiğimizden, bir metod veya bir parça olarak zikredeceğiz. Bu giriş, Usul ilmine ait olmadığı gi­bi, onun özel mukaddimelerinden de değildir. Bilâkis o, bütün ilimlerin mukaddîmesidir. Bunu iyice bilmeyen bir kimsenin bilgilerine asla güvenilmez.»

(El-Mustasfa tam metin olarak şu linkte:
http://www.mecelle.com/node/43)

Yani, Talha Hakan Alp'in ifadesiyle:

"Mantık ilmi felsefeye giriş kabul edildiğinden önceleri İslam aleminde şiddetli bir tepkiyle karşılanmıştır. Felsefeye gösterilen tepki, bu ilmin araç ve mukaddimesi işlevi gören mantık ilmine de yansımış ve özellikle muhaddisler tarafından tenkit edilip tahsilinin haram olduğu ileri sürülmüştür. Bunlardan İbn-i’s-Salah, İbn-i Teymiye ve Suyutî’nin mantık eleştirileri pek meşhurdur. Fakat mantığa karşı sergilenen bu olumsuz tutum İslam dünyasının genelinde etkili olamamıştır. Asıl İslam aleminde mantık ilmine karşı Gazalî’nin fikri kabul görmüş ve mantık ilminin meşruiyeti şöyle dursun tahsilinin farz-ı kifaye olduğu görüşü yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Gazali el-Mustasfa’nın başında "mantık bilmeyenin ilmine itimat edilemeyeceğini" belirtmiş ve mantığın “ilimlerin ilmi” olduğunu iddia etmiştir.

Mantık ilminin tahsilinin hükmü bir tarafa bugün klasik İslamî ilimlerin ve özellikle bunlar arasından kelam ve usul-i fıkıh ilimlerinin dili mantıkî ölçülere göre dizayn edilmiştir. Tarifler, taksimler, ispat ve redler hep mantık sistematiğine göre yapılmış ve mantık bu hususlarda umumî bir kriter kabul edilmiştir. Bu sebeple klasik İslamî metinleri sıhhatli biçimde anlamak için iyi derecede mantık bilgisi gereklidir, desek abartmış olmayız."

(Makalenin tam metni için:
http://www.talhahakanalp.com/index.php? ... &Itemid=53)

El-Mustasfa müterciminin bu bahisteki yorumu da aynı istikamettedir:

"Mustasfa'nın diğer fıkıh usulü kitaplarından ilk bakışta göze çarpan farklı­lığı, baş tarafında Mantık ilminin özetlendiği bir Mukaddime ile başlamış olması­dır. Gazâlî, ´bunu bilmeyenin ilmine güvenilmez´ dediği Mantık ilmini Fıkıh usu­lü alanında yazdığı Mustasfâ´nın başına koymuş olmakla birlikte, bunun yalnızca Fıkıh usulü için değil, diğer tüm ilimler için de geçerli olduğunu ve isteyenlerin bu Mantık Mukaddimesini atlayarak doğrudan Fıkıh usulü konularından başlaya­bileceğini belirtmiştir. Mantık'ı fıkıh usulüne katan ilk kişi Gazâlidir."

Netice olarak, "İBDA diyalektiğini iyi öğrenin" tavsiye, ikaz veya ihtarına icabette ilk adım olarak, bizim dar tecrübelerimize dayanarak gönüldaşlarımıza tavsiye edebileceğimiz ve en başta kendimize tatbik ettiğimiz öğrenme usulü bu şekilde. Formel ve diyalektik mantık bahsinin ilmî, hikemî ve felsefî çehrelerine "temel" itibariyle bu yolla bir âşinâlık kesbettikten yahut kesbettiğimize inandıktan sonra bizim ilk yapacağımız iş ise, bilmem kaçıncı defadır okuduğumuz "İBDA Diyalektiği"ni, bugüne dek kuşkusuz yeterince anlayamamış olduğumuzun itiraf ve mahcubiyetiyle tekrar okumak olacak.

Başka gönüldaşlar bambaşka yollardan neticeyi devşirebilirler elbette. Tavsiyelerini hasretle bekliyor, yalnız bu güzel teşebbüsün başı sonu belirsiz değerlendirmeler halinde değil de, mümkünse etraflıca takdim edilmesini rica ediyoruz. Her değerlendirmede de, bir şeyin, bir eserin veya kimsenin "basitçe" iyi yahut kötü olduğunun dillendirilmesini kafi görmüyor, mümkünse tek tek "ne bakımdan, hangi ilmin veya tekniğin çerçevesine ve kısmına göre, kime göre, hangi ölçüye nisbetle, hangi güvenilir verilere göre, hangi zaman ve zemine göre, hangi şartlara göre, hangi gayeyi yahut faydayı temine göre..." sorularının cevabıyla birlikte takdimini arzu ediyoruz.

Yoksa, Nasreddin hocanın hikayesindeki gibi, "herkes" aynı zamanda haklı, "herşey" aynı zamanda faydalı; yahut bu kez ters istikamette "herkes" aynı zamanda haksız, "herşey" faydasız hükmüne çıkarılabilir. Hemen herkes ve herşeyin, aynı zamanda haklı yahut haksız, aynı şekilde faydalı yahut faydasız veçhesi mevcuttur çünkü. "Tuz faydalıdır" demek yetmiyor, ne bakımdan ve kime göre? Yahut, "Tuz zararlıdır" demek yetmiyor, ne bakımdan ve kime göre? Bebek için mi, genç için mi, yaşlı için mi, hasta için mi, sağlam için mi, çiftçilik için mi, hayvancılık için, kimya için mi mi? Yine, bir ilaç için mi, bir mamul madde için mi, bir yemek için mi, bir yiyeceği mıuhafaza için mi, içme suyu için mi vs?

Özetle ve bir başka deyişle, "NE olmuş", dedikoducu avamın etrafında izdiham oluşturduğu, "acaba NİÇİN olmuş" ise az sayıda seçkin insanın ilgisini çeken sorudur ki, tüm İBDA bağlıları asıl bu ikincisini sorar, bunun cevabını arar, böylece her mevzuun "dedikodu"dan öte hakikatini araştırır. Tüm zeminlerde olduğu gibi, forum zeminlerinde de asıl ihtiyaç ve dikkatimizi yalnızca bu nokta oluşturuyor, hepimiz gibi.

Hepiniz Allaha emanet olun.
Mir Hasan
Devamını Oku »

Efgânî Efsânesi

TAKDİM
“Efgânî ve Masonluk”, “Efgânî ve kavmiyetçilik”, “Efgânî ve Abdülhamid Han”, “Efgânî ve Peygamberlik”, “Efgânî ve Renan” başlıklı beş makaleden mürekkep ve “İfade-i Meram”, “Mukaddeme”, “Hâtime-i Kitap”, “Zeyl (1-2-3)”, “Kitâbiyyat”, “İsim Fihristi” ve “Fihriste-i Kitap” ile toplam 12 kısım, 343 sayfadan mürekkep “EFGÂNÎ EFSÂNESİ; Cemaleddin Efgânî Etrafında Makaleler” isimli kitap...
Bu kitabı İngilizce, Fransızca, Farsça, Osmanlıca ve Cumhuriyet devrine ait 500 kadar kitap ve bir o kadar gazete ve dergi tarayarak kaleme alan Malatyalı Muhammed Reşad, pek haklı olarak şöyle takdim ediyor eserini: “Tahdis-i ni’met kabilinden ifade etmek isterim ki, Türkiye piyasasında bu kitabı ihmâl ederek Efgânî hakkında yazı yazmak, bundan sonra kâbil olmamak gerekir.”
Çünkü bu kitap, Efgânî üzerine en geniş ve en yetkin kaynak taramasıyla sahasında tek; ve Sünnet ve Cemaat Ehli anlayışına nisbetle “Efgânî Efsanesi”ni yıkıyor...
Bu kitap, "akademisyen" kimliğini "mütefekkir” kimliğe karşı bir üstünlükmüş gibi görenlere de şunu öğretiyor: "Bilâkis akademisyenin vazifesi, mütefekkirin terkibî hükümlerini delillendirip tahlil ve tahkim etmektir!"
Bu kitap, piyasaya verildiği günden itibaren “çok sessiz bir gürültü” kopardı. “Sessiz”, çünkü "gık" diyemedi hiç biri... Bir tek, "mahallenin delisi" hüviyetiyle bir "Kaplan" çıktı ortaya ve dedi ki "bu kitabın yazarı meçhul!" Oysa biz, Yaşar Kaplan'ın da davetli olduğu -ama gelmediği- bir toplantıda -İlim Yayma Cemiyeti’nin Vefa'daki Konferans Salonu-, Malatyalı Muhammed Reşad'la tanıştık ve kendilerinden sonraki nesille övünen ihtiyarlar gibi, şu gencecik yaşımızda, bizden daha da genç bu kardeşimizle tanışmaktan gurur duyduk.
1996 yılında, İlim Yayma Cemiyeti’nin Vefa'daki Konferans Salonu’nda müşerref olduğumuz Malatyalı Muhammed Reşad Bey’in bu fevkâlâde eseri ile yaptığımız aşağıdaki röportaj, daha önce Akademya’da (1996) ve Furkan’da (1997) yayınlandı. Muhammed Reşad Bey’e teşekkürlerim ile tekrar arz ederim...
Mustafa SAKA


EFGANİ ve MASONLUK

- Kitabın tertibine uyalım ve Efgânî'nin masonluğundan başlayalım...

- Efgânî'nin Masonluğa intisabı, hemen bütün taraftarlarınca da teslim edilmiş bir hakikat olup, Şeyh'i anlamak için büyük ehemmiyeti hâizdir. Bizzat Efgânî'nin el yazısı ile yazdığı Mason Localarına müracaat dilekçeleri neşredilmiş, Osmanlı arşivlerinden ve masonların evrakından çıkarılmış vesikalara istinâden ciddi makaleler yazılmış, derin tetkik mahsülü eserlerde bu mevzuya uzun fasıllar tahsis edilmiştir.

- Tabiî, sevenleri de türlü türlü tevillerde bulunmuşlar?..

- Müslümanların bu lânetli müesseseye karşı nefretini bildiklerinden, mürid ve muhib taifesi bazı çareler aramışlar -Corci Zeydan gibi, "Hiç masonluk fena bir şey olsa, Şeyhim intisâb eder miydi" yollu türrehab saçanları bir tarafa- umumiyetle iki tevil tarzı kullanmışlardır. Bunlardan birincisi, Şeyh'in asrında masonluğun mahiyetinin bilinmediği, binaenaleyh mazur olduğudur.

- Varsayalım öyle! Peki bu adam ömrü boyunca masonluğun ne olduğunu anlayamamış mı?

- Avamı havassiyle bilcümle nâs masonluğu bilir ve telin ederken, nasıl olup da Efgânî bilememiş; sayısız localara aza olmuş, üstâd-ı azamcılıkda bulunmuş ve çok kimseleri intisab ettirmiştir. “Dehriyyun'a Reddiye" nam kitabında alemi fesada veren brahmanlardan, mormonlardan bahsetmiş, fakat ne hikmetse masonluk hatırına gelmemiş ve ölene kadar -artık tanımış olması icab eden!- bu müfsid müessese aleyhinde bir beyanı da işitilmemiştir. Zaten Efgânî, Masonluğu tanımadığını söylemiş değildir, lâkin muhibleri bu tevili uydurmuşlardır.

- İkinci tevilleri?

- Güya Şeyh, Masonların gayrı siyasi, pasifist bir teşekkül olduklarını görünce onları azarlayıp cemiyetlerinden istifa etmiş, (Mustafa İslamoğlu' na göre ise) "ipliklerini pazara dökerek hatasının kefaretini ödemiştir."

- Hayrettin Karaman'a göre ise “istifa etmemiş, ihraç edilmiş, hem de masonlukla mücadele etmiş"?

- Hazret galiba, "ibracı" kabulün, masonların "Kainatın Ulu Mimarı'nı inkâr ettiği için kovduk" demelerini tasdik demek olacağının farkında değiller.

- Yaa! Demek ateist olduğu için kovulmuş, öyle mi?

- Sırf bunun için müridandan uyanık olanlar, “Şeyhimiz kovulmamış fakat istifa etmiştir” derler. Hatta Hayrettin Karaman'ın, Reşit Rıza' dan nakil ve şerh ettiğine göre: “Abduh, üstadı Efgânî'nin isteğiyle ve davasına hizmet gayesiyle -davası ne ola ki? - mason cemiyetine de girmiş, bilâhere bu cemiyetin davasını gerçekleştirmeye elverişli olmadığını anlayarak çıkmış ve onunla mücadele etmiş olmasına rağmen bu da aleyhine bir puan olarak kaydedilegelmiştir.” Bu rivayetin iki râvîsî mevcuttur. Biri Reşit Rıza, diğeri Mahzûmî. İkinci râvinin de itiraf ettiği vechile, Efgânî istifa ettikten veya mason kayıtlarına göre, 'Kainatın Ulu Mimarı' dedikleri 'Yaratıcı'yı inkâr ettiği için ihraç edildikten sonra, bizzat üstadlığını yaptığı localar açmıştır. Mısır'dan kovulduktan sonra gittiği Paris'teki kısa ikâmetinde dahî mahallî localara kaydolmayı ihmâl etmemiştir. Mısır sonrası hayatı müddetince gittiği yerlerdeki hâmîlerinin, yârânının müseccel masonlar olması câlib-i dikkat bir husustur.

- Yani Efgânî, Abduh, Reşit Rıza çetesinin masonlukla mücadele ettiği falan palavra; hatta masonluğun ateist takımından bunlar...

- Bırakın mücadele etmesini, aleyhlerinde tek satır yazı yazmış mı? Masonluğun iyice kokusunun çıktığı ve Mısır'da da aleyhtar cereyanların kuvvetlendiği 1920'lerden sonra, Reşit Rıza' nın sadece kendini masonluk isnadından kurtarmaya yetecek ve burada cehriyle meşgul olduğumuz Şeyhleri etrafında tesis ettiği "tevbekârlık" kılıfıyla setrine muvaffak olduğu ihanetleri ve bütün melânetini bildiği halde, sadakatinde ısrarlı olmasının tevlid ettiği, tafsili imkansız mahzurları anlatmaya bu (sohbetin) hududu müsait değildir. Lâkin 1904'de kendi mecmuasında (ELMenar), Şabin Makarios'un "ElHâkaik'ül Asliyye fî Târîb' il Masoniyyet' il Ameliyye" kitabını takdim vesilesiyle, “Fevâid-i kesîreyi hâiz bu kitabı okuyanların bu hayır ve ma' rifet cem'iyyetini tanıyacakları” ümit ediliyor.

- Bu "hayır ve marifet cemiyeti" dedikleri, mason locaları yani?!

- Hem masonluğun medh ve propagandasını yapan bir kitabı bu şekilde reklam et,
hem de aleyhinde mücadele iddiasında bulun!

- Menar' ın hangi nüshasında bu takdim yazısı?

- 12. adet, 16 Cemazilahir 1322 (28 Ağustos 1904) 7. cilt, 473. sahife...

- Bizim nazarımızda, Efgânî'nin bunca hezeyanından başka bir de mason olup olmadığının ilmî bir alâkaya mevzu olmaktan başka bir önemi yoksa da, onu İslâm adına sevenlerin hesabını muhakak vermeleri gereken bir dava bu...

- “Kökü masonlukta bulunma”, Efgânîci gürûhun çaresini bulamadığı bir derttir ve bulunacağa da benzemez. Binâenaleyh, hâlen tesirini devam ettiren, muasır Modernist / İslâmcı / Mezhepsiz / Reformist hareketi anlamak için, Efgânî'yi ve Mısır Masonluğunu bilmek, bu zevattan müteessir muasır Arap müelliflerden terceme edilmiş kitapları okuyarak dinini öğrenen Türkiyeli müslümanlar için elzemdir.

- Mısır deyince, Merhum Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi?!

- Şunların bilinmesinde fayda var ki; masonluğa dair Türkçe matbuatın umumiyetle basitliği ve aleyhindeki tenkitlerin sathîliğinden müteşekkî ve -mâlesef avamın rahat hazmetmesi mülâhazasıyla tervîc edilen-, her taşın altında bir mason arayan marazî hassasiyetten berîyiz. Masonluk, âlem-î İslâm'ın maruz kaldığı belâlardan biridir ve olduğu hâl üzere bilinmesinin, doğru teşhis ve tedavi için lüzumu aşikârdır. Bu babda maksûdumuz, fikirlerin masonluk meyanında tesbitidir. Bununla beraber bir fikrin doğrudan masonlardan alınması yahut başka bir yerden alınmış veya ilk defa icat olunmuş ve tevafukan aynı fikrin masonlukta da bulunması aslî ehemmiyeti hâiz değildir. Fakat mânâlı alâkaların mevcudiyeti melhuz ise, tesbiti vasıtasıyla belki daha şümûllü malûmata vüsûl mümkün olur. Meselâ "laiklik", masonluğun da, "Kemalizm" dedikleri şeyin de esas umdelerinden olduktan sonra, masonlar Kemalistmiş yahut Kemalistler masonmuş; bunun aslî bir ehemmiyeti yoktur, lâkin meselâ laikliğin menbaını aldığı ilhad zemini Kemalcilikte de mevcutsa mânâlıdır. (...) Vakıa akîdeler, fikirler benzer olduktan sonra, Efgânî masonmuş, yahut masonlar Efgânîci imiş, bu bir isimlendirme meselesidir. Fakat bu spekülasyonların hakiki bir karşılığı olmadığı ortadıdır. Tabir-i diğerle, Efgânî mason olmasaydı da Efgânîcilik olurdu, fakat Efgânî masondur!

- Hakikat sevdalılarına, sadece Merhum Son Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi' nin teşhisi bile tek başına yeterli bir delil olmalı değil mi?

- Mısır'a hicret eden Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, gördüğü feci manzarayı, mes'ullerini de beyanla şöyle tasvir ediyor: "Mısır'da... cevv-i 'ilmî'yi (ilmî havayı) Garb' dan esen cereyanlarla mesmûm (zehirli) buldum... onları (Mısır'lıları) Garb' ı taklidde ve ona meftunluk göstermekte, Yeni Türklerle âdetâ yarışa çıkmış bulmak bana çok ağır geldi. Türkiye' de isyân neticesinde vukua gelen inkılab, burada sükûn içinde hâdis olmuş (gerçekleşmiş) ve Ezher'de teceddüd vuku a getirmek tarîkıyla yol almıştı. (…)” Şeyh Muhammed Abduh'a isnâd olunan islâhâta gelince; hülâsâsı şudur: Şeyh, Dîn sahasındaki sarsılmaz vukûfundan Ezher' i sarsıp ayırmış, mensûbînini bu sûretle lâdînîliğe (dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dînsizlere, dîndarlığa doğru bir hatve (adım) bile attıramamıştır. Üstâdı Efgânî vasıtasıyle, masonluğu Ezher' e idhal eden de o' dur. (…) Şeyh Muhammed Abduh ve Cemâleddin-i Efgânî zamanından beri Ezher Ulemâsının, Türkiye'de misli görülmemiş bir sûretde mezkûr cem'iyyete intisâbı, ma'nâ-yı mahsûsu hâizdir. Ya'ni Dîn, Di'n'in 'İlm-i Kadim'i ve Kadim Ulemâsı ölmüşler, hayatda kalanlar varsa, onlar da emvât (Ölüler) hükmünde add olunmuşlar, onların yerine mahsûsâtdan (beş hâsse ile hiss olunandan) başkasına iman etmeyen, ya' ni Allah' a, Melâikesine, Kütüb-i Münzelesine, Peygamberlerine, Yevm-i Âhiret'e zamanımızda hissî tecrübelerle isbât imkânı bulunmadığı için imân etmeyen Garb'ın ilmiyle âmil yeni âlimler kâim olmuşlardır."

- Diğer karanlık yönleri gibi, soyismi(!)ne rağmen karanlıkta duran nesebi ve Şiâ ile alâkası hususunda, sevenlerinin rahatlığına ne buyrulur?

- Müritlerini ve bugüne kadar devam edegelen tarikatine mensup kimseleri, Şeyh'in sadece fikirlerine talip olmuş kimseler telâkki etmek tarzında bir tecrit vakıaya mugâyirdir. Şeyhlerini Eâzım-ı İslâm sırasına dahil etme maksadıyla hayatındaki pürüzleri temizleme gayretleri elbette mânâsız değildir. Albert Hourani gibi müsteşrikler belki anlamakta müşkilât çekebilir, fakat müslümanlar muktedâ bîh olacak kişiden lâyıkınca amel beklerler ve böyle olmayan adamlara ittiba edip muhabbet beslemekten, rûz-i mahşerde beraber haşr olunmaktan korkarlar. Şayet iddia edildiği gibi birileri "hâinâne maksatlara ehemmiyet vermeden", karanlık işlerine kafa yormadan” Efgânî'ye ittiba ediyorsa, bu herifleri cerh için başka bir şeye lüzum yoktur. Efgânî'yi "Şiî fikriyatının geniş tayfı içinde bir yerlere yerleştirme"ye gelince: Efgânî'nin Şiâ mezhebiyle alâkası ancak menşei itibariyledir. Sünnîler arasında takiyye yaparak gezdiği müddet zarfında kendisinden sadır olacak bir itiraf beklemenin mânâsızlığı akıl erbabına malûmdur. Bizce bu ademin illâ Şiâ tayfına yerleştirilmesi icabediyorsa, GULAT-I ŞİA'NIN MASONİYYE ŞUBESİ’ne ithal etmelidir. Asıl mevzu-ı bahs olan husus, Efgânî' nin İslâm'la alâkasıdır. İslâm'la alâkasızlığına dair kanaat hasıl olduktan sonra, Ehl-i Sünnet ve İmamiyye Şiâsının ittifakla tekfir ettiği Gulat-ı Şiâ’ya mı yoksa başka bir tasnif'e mi dahil edilir, bunun fazla bir ehemmiyeti yoktur.

- Efgânîcilik dendiğinde peşisıra sökün eden modernizm, reformizm, mezheplerin birleştirilmesi, içtihat kapısının herkese açılması, demokratik-laik bir İslâm anlayışı ve bu meyanda İslâmî devlet zarûretinin yok sayılması ve tabiî mevcut "demokratik laik-Kemalist otorite"nin meşrû sayılması fikirlerinin memleketimizdeki baş mimarlarından olarak akla gelen ilk isim Hayrettin Karaman?

- Necip Fazıl merhûm, kendine, Hayrettin Bey'in imzasının da bulunduğu bir mektupda "mezhepsizlik" isnadını reddeden üç şahsa (Hayrettin Karaman, Bekir Topaloğlu, Tayyar Altıkulaç) hitaben: “... bir taraftan şarap iç, öbür taraftan da ben yalnız su içerim diye iddia et" demişti. Şimdilerde böyle ithamların yokluğundan mı, yoksa Üstad gibi kendine mektup yazacak kimseler kalmadığından mı bilinmez "mezhepsizler" var ve gayet de faal iken, ne hikmetse "mezhepsiz değiliz" deme ihtiyacında değiller.

- Hayrettin Bey'in, harf sırası hilâfına, isminin mânâlı bir şekilde hep ilk sırada zikredildiği bazı matbuatın zuhuru câlib-i dikkattir. Acaba bunun sebebi, zayi olduğundan şikâyet edilen fukahaya karşı hürmetsizliğin, "İslâm Hukuku uzmanları" vesilesiyle geri dönmüş olması mıdır? Yoksa İslâm Hukuku uzmanlığı ile fakihliği karıştıranlar mı vardır?

- Bizi burada alâkadar eden, bu hâllerin, Hayrettin Bey'in Efgânîci hüviyetiyle alâkası olup olmadığıdır. Cümlesi ehl-i iman arasında muhtelif sıfatlarla şöhret bulmuş bu zevatın, Hayrettin Bey'in “İslâm Hukuku Prof’luğuna hürmeten geride durduklarına inanmak pek makûl görünmüyor. Gerçi son zamanlarda revaç bulan bir kanaate göre, yekdiğerinin zıddı fikirlere mâlik kimseler, aynı yerde yazar, hatta tatlı tatlı "tartışırlarmış" bile... Velâkin Hayrettin Bey'in mevkii, pek de öyle aşurede nohut olmayana benzemiyor.
Efgânîciliğin, daha doğrusu Efgânî'nin mensubu ve imamlarından bulunduğu modernist, reformist, mezhepsiz hareketin Türkiye' deki seyri ve intişarı bahsinde, bu nevi "İz"ler fevkâlade mânidar olsa gerek. Bahis mevzuu davanın cidden mühim isimlerinden olan Hayrettin Bey'in İlâhiyatlar, Diyanet, İmam Hatip mektepleri, Ensar(ının) Vakfı, üstadlığını teslim eden matbuat ve bunu besleyen sermayedarlarla olan alâkasının tetkiki, Efgânîciliğin intişar haritası ile alâkalı kıymettar malûmat verecektir. Hayrettin Bey ve yârânının açtığı kapıdan geçtikten sonra, boynuz-kulak misâli, üstadlarını beğenmeyen müritlerin ve Efgânîcilik dozunu kâfi görmeyen "İslâmî Araştırmalar" mecmuası etrafında yuvalanmış "Ankara Teologları” nın aralarındaki münakaşalar, ibretle seyredilip ders alınacak şeylerdir. Aynı şekilde Hayrettin Bey'i takip ederek 1980 evvelinde cereyan eden mezhepsizlik münakaşalarında, Ehl-i Sünnet ulemâsı ve Hayrettin Bey yârânı arasında Efgânî ile doğrudan yahut vasıtalı olarak alâkadar, geniş bir literatur bulmak mümkündür.

- Bugünlerde, İslâmî devlet anlayışı ile Kemalist devlet pratiğini, "hükmetme" müşterekliğinden ötürü “ikisi de totaliter” diyerek bir ve müsâvî gören Mehmet Metiner'in "Girişim" safları, daha dün, Karaman başkanlığında, "Dâr-üt'Takrîb" girişimlerine sahne oluyordu. Bu işin de pirî Efgânî olsa gerek?

- Hem selefilik iddiacısı Reşit Rıza ve emsâllerinin "Mezhepsizlik mezhebi" ihdas etmek gibi mütenakız hareketlerinin, hem de son zamanlarda ihyasına çalışılan Sünnî-Râfizî vahdeti için kurulmuş Dâr-üt’Takrîb'in mânevî müessisinin Efgânî olduğundan bahsedilmesi acaip bir tevafuktur. Şeyh' in müritlerinden Abduh, Şeltut ve başkalarının karıştığı “sun'î vahdet” e dair, Mutahharî’nin, -Şiâ' nın batılları için söylediği, fakat ayniyle Ehl-i Sünnet' in hakikatleri için de mer'î olan- şu sözleri kâfidir: "Nasıl olur da, bir mezhebin takipçilerinden, İslâm'ın vahdetinin ve müslümanların vahdetinin muhafazası hatırına, hak bildikleri herhangi bir itikadî ve amelî esastan sarf-ı nazar etmelerini istemek mümkün olur? Bu, benim, İslâm' dan bir cüze, İslâm adına ona gözlerimi kapamam veya gözardı etmem hükmündedir... Biz kendimiz Şiâ'yız ve de Ehl-i Beyt'e tâbi olduğumuz için iftihar ediyoruz. (Biz de Sünnîyiz ve Ehl-i Beyt' e ve cümle Ashab-ı Kirâm Hazerâtına tâbi olduğumuz için iftihar ediyoruz!) En küçük bir esası dahî, hatta bir müstehabı veya küçük bir mekruhu bile anlaşma zemini olarak tanımıyoruz..." (Devamında, Dâr-ut’Takrîb'den gayenin Rafizîliğin Ehl-i Sünnet arasında intişarı olduğu, bu niyetle kurulduğu ve nisbeten muvaffak olduğunu anlatıyor.)
Keşke sünnî geçinen ulemamız da bu dürüstlükte konuşsalar. Takiyyesiz, yalansız, tam bir vuzûh ile böyle konuşan adamlarla, hakikaten küffara karşı pek lüzumlu bir siyasî itilâf mübahese edilebilir. Ve bu hakiki, muhkem bir itilâf olur. Yoksa, Sünnîlikle alâkası olmayan adamların -pazarlık yapar gibi- "ben Hazret-i Muaviye Radıyallahü Anh'dan vazgeçeyim, sen de İmamet' ten" yollu gülünç senaryolarıyla değil.

- Bütün mezheplere eşit mesafede veya hoşgörüde bulunmakla, bütün dinlere eşit mesafede veya hoşgörüde bulunmak arasında, "küfürde terâkki" den başka fark yok ve zaten masonluk da bu değil mi?

- Efgânî ve müritlerinde, kâh Ehl-i Sünnet'le Ehl-i Bid'at arasında, kâh İslâm ve batıl dinler arasında mevcut ihtilâfları kaldırmak şeklinde tezahürlerine rastlanan mezhepsizliğin, masonik bir lakaytlığa müstenit olması mümkündür. Mahmut Paşa El Mahzûmî’nin rivayetine nazaran, Şeyh' in ahir ömründe, İstanbul’da iken, İslâm'ın Yahudilik ve Hristiyanlıkla hemfikir olduğundan babisle, dinlerin birliğinden dem vurması ve Abduh'un da Şeyh'ine ittiba etmesi, câlib-i dikkat hususlardandır. İslâm'ın bâtıl dinlere üstünlüğünün reddinden geçen bu şeytanî vahdet davasına itikat etmeden mason olunamayacağı muhakkaktır ve masonluğun bütün dinlere müsamahakâr olması da aslında hepsinin münkiri olmasının bir neticesidir. Bir meselede mezhebi olmak (hakiki mânâsıyla) ancak o meseleye ehemmiyet veren ilim ehline mahsus olduğu malûmdur; ve mezhebî ihtilâfların kaldırılmasından bahsedenler -şayet cahiller güruhundan değillerse-, bu ihtilâfların istinat ettiği esaslara bir itirazları olmalıdır.

- Fener Rum patriği ile hoşgörücü Fethullah Hoca’nın sevişmelerinin kıskanılacak bir tarafı yok o hâlde; öte dünyada da sevişmeyi göze almışlarsa, sadece "recâ" ederiz!


EFGÂNÎ VE KAVMİYETÇİLİK

«Efgânî'nin tebliğ faaliyetinin en esaslı tesiri, İran'da, Mısır'da mahallî kavmiyetçi hareketin doğumunu teşvik etmek oldu. Bu suretle İslâm âleminin cihanşümhul bir devletin himayesinde birleşmesinin önünde yeni
ve dehşetli mâniler husûle getirdi.»
(Arnold. J. Toynbee, A Study of History, Londra-1954, 8.c., The Ineffectiveness of Panislamism, Panislamizm' in tesirsizliğine dair; Nikki R. Keddie, Pan-Islam as Proto-Nationalism, The Journal of Modern History mecm., Mart 1969, I. aded; 41. c., 27. sh.’ den naklen...) 692-695. sh.;

- Arnold J. Toynbee’nin ifadesi, Efgânî sempatizanı bir müslümanın altından asla kalkamayacağı kadar çok ağır; Ulusalcılıkla alâkası nedir Efgânî’nin?

- Vaktiyle “Türk Yurdu” mecmuasını neşreden kavmiyetçiler, Efgânî'nin imzalı resmini hediye ediyorlardı; hem de şu takdim yazısıyla: "Irk ve milliyet fikirlerinin şiddetli bir taraftarı olan merhum Şeyh Cemaleddin Efgânî" -Türk Yurdu'nun hediyesi-3. yılın 6. cildinin 8. sayısına ilâve...

- Korkunç! Başka?

- (…) Mehmet Emin Yurdakul: "Beni o yuğurmuştur; Cemaleddin'in ruhu bende yaşıyor..."

- “Bu Türkçüler de bir âlem; fikir atalarından biri Diyarbakır'lı bir Kürt, 'öbürü süzme yahudi, bir de İran'lı Efgânî!.. Tabiî, en az bu kadar ilginç olan; Efgânî'nin, hem Türkçülerin, hem de "Evrensel(!) İslâmcılar"ın şeyhi olabilmesi... Bu manzara karşısında, Mümtazer Türköne, haklı olarak, "Türkiye'de Efgânî'yi referans alan bir gelenek yaşamış olsaydı, bu gelenek İslâmcı bir gelenek değil, Türkçü bir gelenek olacaktı" diyor. Şimdi pek merak ettiğim, Şeyhin İslâmcı(!) müridleri nasıl tevil ediyorlar bunu?

- Bunlardan Hayrettin Karaman' ın kanaatince, “39 müstâkil İslâm devletinin hürriyet ve istiklâl mücadelelerini teşvik için harekete geçiren liderlerin başında Cemaleddin Efgânî vardır." (…) "Türkiye, Mısır gibi en önemli İslâm ülkelerini dolaşan Efgânî... (buralardaki) kurtuluş ve kalkınma hareketlerinin başlaması veya hızlanmasında âmil olmuştur." (…) Ömrünün bir döneminde "halkın millî iradesiyle oluşacak" "millî şuuru uyandırmaya" çalışmış, diğer döneminde "hürriyet ve bağımsızlığı elde etmiş müslümanların birliği için çalışmış" imiş.

- Nerede söylüyor bunları Karaman?

- (Hayrettin Karaman, İslâm Hukuk Tarihi, 1989, Nesil Yay., 314-135-458. sayfalar..)

- Merd-i Kıptî şecaat arzederken, sirkatini söylermiş...

- Ümmetin 39 parça olmasından şeyhlerine iftihar payı çıkaranlara mübarek olsun! Bu lafların sahibinin, vaktiyle AT’a (Günümüzdeki adıyla Avrupa Birliği-Furkan) girme fetvaları veren şahıs olması, bihakkın "Efgânîcilikte" mertebe sahibi olduğunu gösteriyor.

- Başka?

- Efgânî'nin kavmiyetçiliği tahrik etmesini, "dünyanın gidişatını" keşfedip, "Osmanlı topraklarını uluslaştırma sürecine gireceğini" –kerametiyle(!)- anlamak ve bu sebeple "Sultan Abdülhamid'e "adem-i merkeziyetçi" bir politika takip edip, bugünkü eyalet sistemine benzer özerk yönetimler, ya da devletler konfederasyonu biçiminde bir siyasal yapı önermeyi" yakıştıran Mustafa İslamoğlu gibiler de vardır.

- Başka?

- Efgânî'ye adem-i merkeziyetçilik nisbet edenlerden biri de Yaşar Kaplan'dır. Güya Şeyh, adem-i merkeziyetçiliği "daha İslâmî" buluyormuş! Yaşar Bey Hazretleri de bunu şerh buyuruyorlar; "Mısır'ın İstanbul'dan idaresinde" hata varmış.

- Bunu nerede yumurtluyor?

- (Yaşar Kaplan, Afgani Hakkındaki İddiaların Kaynağı,Vakit Gazetesi, 30 Mayıs 1994)

- Koyun gütmekten aciz adamlara bak!

- Şâd olsunlar! Emperyalist kâjirler, Efgânî gibi antiemperyalistlerin ve onların ardından giden ahmakların himmetleriyle bu "hata'yı en İslâmî(!)" şekilde çözdüler; ümmeti paramparça ederek... Mısır artık İstanbul' dan idare edilmiyor. Vakıa İstanbul da İstanbul'dan idare edilmiyor. Cümlesi bir yerlerden idare edildikleri iddiasındalar. Lâkin nihayetinde gene "bir yer"den idare ediliyorlar.

- Nereden?

- Ankara'dakilere sorun... Fetvasını da Yaşar Bey'den, Mustafa İslâmoğlu'dan ve diğerlerinden...

- Benim bildiğim; bunun bir İngiliz siyaseti olduğu... Müslümanlar arasındaki cetvelle çizilmiş sınırlar ortada...


EFGANİ VE ABDÜLHAMİT HAN...

«...Hilâfetin elimde olması, sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle, Cemaleddin Efgânî adlı bir maskaranın el birliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plan elime geçti. Bunlar Hilâfetin Türkler tarafından zorla alındığını ileri sürüyorlar ve Mekke Şerifi Hüseyin'in Hâlife ilan edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı. Cemâleddin-i Efgânî'yi yakından tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana, bir ara, Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olmadığını biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamı ve çok muhtemelolarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer, Blund'la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul'a çağırttım; bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin vermedim."
(Abdülhamid Han, Sultan Abdülhamid Han'ın Hatıra Defteri, Pınar Yay., 8. tab, 1986, 73. sh.)

- Allah'ın âyetlerini bile nefslerine göre tevil etmekten utanmayan Efgânîci güruh, asrının dünya çapında en güçlü istihbarat teşkilâtına sahip Abdülhamid Han'ın, şeyhleri için söylediklerine de muhakkak bir kılıf uydurmuş olmalılar?

- Muhibbândan Yaşar Kaplan, Adâb-ı İslâmiyeden nasibine dair bir kanaat veren şu satırları döktürmüş: "Abdülhamid'in Efgânî Hakkında "maskara adam" demesinin şer'î bir önemi yoktur. Abdülhamid'in söylediği o söz, niçin Sultan'ın kendisi için de geçerli olmasın?"
Biz de ilâve edelim; o söz Yaşar Kaplan için de geçerli olsun. Bu teşhis isabetli olur. Abdülhamid Han'ınki tarihî vesika olur, Yaşar Kaplan'ın yaptığı ise, edep hududunu aşmak olur. Zaten Yaşar Kaplan'ın sözünün, Şer'î-gayrı Şer'î bir ehemmiyeti yoktur. Belki bu ehemmiyetsiz lâfları tenkide lüzum da yoktur. Lâkin kendilerinden menkul kerametlerine Efgânî mütehassıslığını da ilâve eden hazretin, külahı arşa değmektedir. Meydanı boş bulunca, "Efgânî hakkında kendi eserlerine dayalı en gerçekçi ve en geniş eleştiriyi yapmışım" diye naralar atıp, "ileri müktesebata sahip ilim adamıyım" demek kolaydır. Fakat iş "ilmini konuşturmaya" gelince, Abduh'un lâyıhasını Efgânî'ninmiş gibi takdim edip dünya gözüyle rezil olmak da vardır.

- Mustafa İslamoğlu da Yaşar Kaplan'dan geri kalmıyor ve Abdülhamid Han'ı bilgisizlike itham ediyor...

- Muhibbân taifesinin en hararetlilerinden Mustafa İslamoğlu, Anadolu İslâmî hareketini tahlil iddiasındaki kitabında, Abdülhamid Han'ın hatıratından naklettiğimiz paragrafı aynen alıp tenkidine kalkışıyor: “Sultan'ın bariz bilgi hataları vardır.” Zira “… bir kere bu dönemde Mekke Şerifi Hüseyin değildir. O'nun amacası Arnavut Refik'tir. Şerif Hüseyin b. Ali 1908'e kadar Şerif ol(a)mamıştır. (Abdülhamid Han'ın) ‘Efgânî o tarihlerde Mısır'da bulunuyordu’ demesi ... gerçek bilgilerle uyuşmaz."

- Eee?

- Hazret, "gerçek bilgiler"ini saçmaya devam ediyor: “(Efgânî) 1879'da (Mısır’dan) ayrılmış, halbuki ... O Mısır'dan ayrıldığında, değil Şerif Hüseyin, Blund, Abdülhak Hamid isimlerinin siyaset sahnesine çıkması, Abdülhamid dahi mutlak anlamda, henüz Sultan olmuştu. Yani 1879'dan önce ne hilâfet meselesi vardı ortalıkta, ne yukarıdaki isimler." Bu lâfları duyanın "herhalde bir bildiği var" diyeceği allame nihayet hükmünü basıyor: “Demek ki tanırım dediği Efgânî'yi tanımıyordu.”

- Herhalde bir bildiği yok mu?

- Üç ciltlik kitabının 70 sahifesinde, hususî fasıllar hâlinde, geri kalan sayısız yerlerde ise alâkalı alâkasız, seriye teberrüken, ismini yâdettiği Efgânî'ye dair malumatı fevkâlade sathî olan ve kitaplarını velveleci Arap müelliflerinden devşirdiği mübalağalarla doldurmuş bu şahsın, elinde kalem, meydan yerinde gezmesi, Türkiye'li müslümanlar için büyük bir talihsizliktir.

- Yani hakikaten bir bildiği yok mu İslamoğlu'nun?

- Evvelen; Mekke Şerifliği yapmış iki Hüseyin vardır. Bunlardan birincisi, "Şerif
I. Hüseyin b. Muhammed Avn" olup, 1908' de Şerif olan "Şerif 2. Hüseyin b. Ali b. Muhammed Avn"ın amcasıdır. Hatırat’ta bahsi geçen, Şerif I. Hüseyin' dir. Abdülhamid Han emrinde çalışmış Şerif Hüseyin'leri karıştıracak cehalette bir zat değildi. O hâl, ahir zamanın cüretkâr müverrih müsvettelerine ait olsa gerek.
Saniyen: I. Hüseyin b. Muhammed, Avn' in şerifliği esnasında, Efgânî' nin Mısır'daki ikameti 1871-1879 arasındadır. Demek ki Abdülhamid Han, Efgânî'yi "doğru zaman"da tanıyormuş. İşin garip tarafı, Mustafa İslamoğlu, kendi kitabının 455. sahifesinde Avnurrefik'in 1882'de Şerif olmasından bahsederken, 265. sahifesinde 1879'da Mısır'ı terkettiğini söylediği Efgânî'nin "dönem(in)de Mekke Şerifi Hüseyin değil, amcası Avnurrefik'tir" deyip, aklınca Abdülhamid Han'ın "bariz bilgi yanlışı"nı çıkarıyor! Yani Efgânî'nin Mısır'ı terkettiği tarihten üç sene sonra, 1882'de Avnurrefik'in Şerif olduğunu -kendinin de söylediği- hâlde, Efgânî'nin Avnurrefik "döneminde" Mısır'da bulunduğunu yazıyor! Mustafa İslamoğlu, galiba kendi yazdıklarını da okumuyor veya yoldaşı Yaşar Bey'in dediği gibi "okuduklarını anlayamayacak kadar geri mi kaldı?" Hazret bir de “(bu kitabımı okuyanlar) İslâmî hareket üzerinde ciddi bir bilgilenme kaynağına kavuşurlar" demez mi?


EFGANİ VE PEYGAMBERLİK...

“Her sanat ki, ânın mevzuun ve nef’i her bir nesneye şamil ola; ol sanaat peygamberlik ve feylesofluk ve halifelik ve fakihlik gibi sanayinin eşref ve erdalidir."
(Cemaleddin Efgânî, Ahmet Halil Fevzi Efendi, Suyufûl Kavâtı terc., 12. sh.'den naklen)

- Künyesinin "Efgânî" olması ve Afganistan'ın o zaman İngiliz hâkimiyetinde bulunması hasebiyle, İngiliz sefaretine "ben sizin vatandaşınızım, bendeniz vatandaşınızın iltica talebini kabul ederek beni istibdattan kurtarın" diye bir müracatı da var...

- İstanbul'a geleli henüz altı ay kadar bir zaman geçmiş, Efgânî, hâmisi Batıcılardan aldığı cüretle verdiği bir konferansda, "Peygamberlik sanatlardan bir sanattır" dedi ve bu meyanda şeyler söyledi. Efgânî’nin konferans verdiği salon karıştı ve mesele büyüdü. Nihayetinde Şeyhülislâmlık hadiseye müdahale etti ve İstanbul camilerinde bu hezeyan aleyhinde vaazlar verildi. Abdülaziz Han'ın iradesi, Şeyhülislâm emriyle, devrinin ilm-i kelâmdaki kudretiyle şöhret bulmuş ulemâsından Filibeli Ahmet Halil, Fevzi Efendi, "Suyûfil Kavâtı limen Kâle İnnennübüvvete San'aten mi'Essanayi", yani "Peygamberlik Sanatlardan Bir sanattır Diyene Keskin Kılıçlar” ünvanlı risalesine yazmaya memur edildi. Hadiseler büyüdüğü için, Efgânî'den İstanbul'u terketmesi istendi. Şeyh'in hamilerinden Mösyö Tahsin, konferansa sebep olduğu için azledildi. Böylece mühim bir fitne defedildiği gibi, ulema, Batıcılar aleyhinde mühim bir zafer kazanmıştı.

- Hadisenin seyri bundan ibaret! Peki bunun arka planı; delâlet ettiği netice?

- “Şeyhülislâm'ın savaşının asıl hedefi, Efgan'lı konferansçı değil, üniversitenin kendisi ve arkasındaki Saffet, Münif, Tahsin ile Fransız eğitim projesidir... Şeyhülislâm'ın seferber ettiği Halil Fevzi Efendi'nin, kendisini sünnî göstermek için Efganlı lakabını takan Efgânî hakkında yazdığı "Suyûf'il Kavâtı" adlı kitabı, ulemanın, heretik (zındık) hurufilik kokularını sezemeyecek kadar cahilleşmemiş olduğunu gösteriyor." (Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı Yay., 238. sh.)

- Herhâlde Efgânîci güruhun, şeyhlerinin bu sözüne de uydurdukları bir kılıf vardır. - Lâkin, Şeyh'in, peygamberlik akidesi, bu konferansda sarfettiklerinden ibaret değil; Renan'a verdiği cevapta da aynı minvalde sözleri var...

- Bazı saflar, "Akif, Efgânî' nin konferans metninin aslını bulmuş" gibi laflar etmişler, müsteşrikleri kendilerine güldürmüşlerdi. Bunlardan Osman Nuri Ergin'in tabiriyle "Cemaleddin'in söylediği hitabenin aslını bulup", hadiseyi "nurlandır"mış. Hakikat-i halde bütün yaptığı, Muhammed Abduh'un, Şeyh'i hakkında yazdığı müdafaanameyi terceme edip, belki bir iki hakaret ilave etmekten ibaret... (…) Abduh
rivayetinin en enteresan tarafı, “peygamberlik sanatlardan bir sanattır." cümlesinin sarfedilmediğinin iddia edilip, (…) arzettiğimiz teşbihle iktifa edildiği iddiasıdır. Böyle vâhîm bir inkâra sapmalarının sebebi, tevilde çektikleri müşkilâttandır. Hâlbuki bu cümlenin o mecliste söylendiğine Filibeli Ahmet Halil Fevzi Efendi ve kendini yazdıkları takrizlerle tasdik eden ulemâ, Şeyh Mustafa Mağribi Efendi gibi zevatla beraber, Efgânî'nin sual edilmesine bizzat iştirak eden Ahmed Cevdet Paşa ve Saffet paşa, Abdülhak Hamîd gibi zevât şahittir.
(…) Bu taifeden bazıları ciğerlerindeki yarayı kusup, ulemâ-yı İslâm'a “Gerici ruhaniler” (Hamit İnayet), "makam endişesine düşen" müfteriler (Mustafa İslâmoğlu), "içinden nefret besleyen basiretsizIer" (İbrahim Sarmış), "iskolastik zihniyetin tamamen esiri olan dar kafalar" (İ. Osman Keskioğlu) gibi elfâz-ı kabiha saçmışlardır. Bu mahlûkat nazarında, ulemâ-i İslâm, bir kimseyi -öyle olmadıkları halde-, sırf şahsi garez, yahut makam hırsından ötürü tekfir edebilmekte, kanını helâl görebilmektedir. İllâ kendi anlayacakları ağızdan konuşmak lâzımsa, ruhlarındaki marazı, başkalarına aksettirmek, onlara nisbet etmek şeklinde tarif edilen projeksiyon afetine duçar olmuş bu adamları ancak Şeriat paklar.


EFGANİ VE RENAN...

«İşlerimiz senin sünnetin üzeredir; "Din'in kafasını, Din'in kılıcından gayri ile kesmeyin!" demiştiniz...»
(Muhammed Abduh, Mecmua-ı İsnâd ve Medârik Çap Neşode der bâre-i Seyyid Cemaleddin; 138-139. tasvirler, 65. levha…)

-“Din’in kafasını, Din’in kılıcı ile kesmek sünneti” mi?!!

- “Kim ola bu münâfık ki; hemrahı çömezine bu elfaz ile nasihat ede? Din-i Mübîn’i tahrip için dahilden rahneler açmayı taktik vere? Ya bu münafıklar sarıklı iseler; bu adamlara ne etmek lazım ey ehl-i iman?

- Keselim mi? Leşlerini sürelim mi?

- Yâ! Lâkin bir küçük mesele var ihvan-ı din; bu münafıkların adları Efgânî ve Abduh...

- Hangi Efgânî ve Abduh?

- Hangi Efgânî ve Abduh mu? Mühim mi efendim; ahkâm, adamına göre değişiyor mu?

- İbn-i Kemal Hazretleri'nin dediği gibi o zaman!

-"Şeriat kim sarây-ı kibriyadır, murassâ kal'adır
Hakîkat bâbıdır, muhkem binâdır;
Ânın bir taşını her kim koparsa,
Yerine başın koymak revâdır!"

- Efendim, nedir şu "Renan'a cevap" hikayesi; ne demiş Renan?

- Renan, konferansında hulâseten şunları söylüyordu: "... İslâmiyet, ilme ve felsefeye daima eziyet etmiş ve nihayet onları boğmuştur... İslâmiyeti müdafaa eden serbest fikir sahipleri onu tanımıyorlar... İslâmiyet, rûhânî ile cismânînin birbirine kaynaşması, bir akidenin tahakkümü, insanlığa vurulan zincirlerin en ağırıdır... İslâmiyet, fethettiği memleketlerin fikrî ve rûhî varlığını ezmiştir... İnsan zekâsı için, İslâmiyet yalnız zararlı olmuştur... Bir müslümanı ayırdeden vasıf, ilim düşmanlığıdır."

- Hadi o Renan isimli bir kefere; Cemâleddin Efgânî ne diyor cevaben?

- Efgânî, bunca hezeyan karşısında, bir misli hezeyan da kendi ilâve edip şunları yazdı: "İlmin tekâmülünde İslâm'ın bir mâni teşkil ettiği doğru ise de; bu mâninin birgün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? İslâm bu mevzuda diğer dinlerden hangi cihetle ayrılır? Bütün dinler kendi bünye ve üslûplarına göre müsamahasızdırlar. "

- Müslümanlığı sırtlarında bir kambur, bir uyuz gibi taşıyanların nefs-i müdâfaa(!) üslûbu bugün de aynen sürüyor... Büyük Doğu Mimarı'nın tabiriyle: "NE ATTIGINI TAM ATABİLEN, NE ALDIGINI TAM ALABİLEN" reformist soyu bunlar...

- (Hristiyanların cemiyeti, Hristiyanlık mânisini aştıktan sonra) ... hür ve serâzâd terakkî ve ilim yolunda ilerlemektedir. Hâlbuki İslâm cemiyeti henüz dinî vesâyetten kurtulamamıştır…"

- Başka?

- (Hristiyanların dinlerinden kurtulmalarından bahisle) “... İslâm cemiyetinin de birgün bu vesâyet bağını koparacağı ümidini beslemekten kendimi alamıyorum. Batı cemiyeti için Hristiyan akidesi bütün şiddet ve müsamahasızlığına rağmen hiçbir zaman yenilemeyecek bir mâni olmamıştır. Hayır, İslâm'da bu ümidin beslenmediğini kabul edemem. Ben burada M. Renan' a karşı Müslümanlığı değil, barbarlıkta ve cehalette yaşamaya mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî tekamülü yok etmek istediği bir hakikattır..."

- Başka?

- “(Din ehli), ... bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir doğmanın, mezhebin esiri olarak, şeriat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye mecburdurlar."

- Başka?

- "Gayet açıktır ki, (İslâm) dini, yerleştiği bir yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımından çokça faydalanmıştır."

- Bu İslâm düşmanı sözlerin sahibi Cemâleddin Efgânî... Bu sözleri bir Batılı söylemiş olsa, onunla ilim felsefesi ve bilim metodları üzerine -hatta tamamen Batı'dan örnekler getirerek- fikrî bir tartışma yapılabilirdi... Ama bu sözler, bir mürtedin ilhad itirafnamesi ise, yapılacak şey, İbn-i Kemâl Hazretleri'nin dediğinden başkası olamaz! Devam edin lütfen...

- "Dinler, isimleri ne olursa olsun, biribirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din, insana, iman ve itikadı zorla kabul ettirir. Halbuki felsefe, onu itikadlardan tamamen veya kısmen uzaklaştırır... Din üstün olduğu zaman, felsefeyi bertaraf etmiştir. Felsefe hâkim olduğu zaman ise aksi varid olmuştur. İNSANLIK VAR OLDUKÇA, NASS İLE SERBEST TENKİT, DİN İLE FELSEFE ARASINDAKİ MÜCADELE BİTMEYECEKTİR. BU HIRSLI MÜCADELEDE, HÜR DÜŞÜNCENİN GALİP GELEMİYECEĞİNDEN KORKUYORUM.”

- Küfrü de, irtidadı da -realiteyi kabul plânında anlarız; ama anlayamadığımız, “Renan'a cevap”, bunun neresinde? Ne cevabı; basbayağı hoş beş ediyorlar yahu!

- Renan bu cevapnâmeden aşka gelip, bir cevap daha yazarak, Efgânî'ye olan hayranlığını ilân etti. İşte Renan'ın takdirleri: "(…) serbest düşüncelilerin bu muhtelif noktalar üzerindeki anlaşmazlığı, derin bir anlaşmazlık değildir. Çünkü, İslâmlığın lehinde de olsalar aleyhinde de olsalar, hepsi de aynı amelî neticeye varmaktadırlar. Müslümanlar arasında öğretimi yaymak... (bu olursa) BİZİM KATOLİKLİKTEN AYRILDIĞIMIZ GİBİ İSLÂMLIKTAN AYRILACAK SEÇKİN ŞAHSİYETLER YETİŞECEKTİR. ŞEYH CEMALEDDiN KADAR SEÇKİNLERİ HERHALDE AZ OLACAKTIR (…) Şeyh Cemaleddin, din fetihlerine karşı ırk haklarının itirazını temsil eden ruhun en iyi bir nümûnesidir. (…) ŞEYH CEMALEDDİN, İSLÂMLIĞIN PEŞİN HÜKÜMLERiNDEN TAMAMEN KURTULMUŞ BİR EFGANLIDIR; fikirlerindeki serbestlik, asil ve mert karakteri, kendisi ile konuştuğum sırada, İbn-i Sina ile İbn-i Rüşd gibi eski aşinalardan birinin, tabir-i diğerle o beş asır insan zekâsını temsil eden o “BÜYÜK İMANSIZLAR”dan birinin dirilip karşıma çıktığı hissini veriyordu." (Ernest Renan, Nutuklar ve Konferansıar, müt. Ziya İhsan, 1946. MEB. Yay.)

- “BÜYÜK İMANSIZ”!!! Peki ya müritleri bu methiyeyi inkâr mı ediyorlar, tevil mi?

- Bir mümin için hakaretlerin en büyüğü olan "imansızlık" isnadını, Renan'ın Efgânî 'ye verdiği cevabı öğrenmek isteyen müslümanlara nasıl naklederler! Müminler bunu okursa, şeyhlerinin itibarı ne olur sonra? Hem bazı mütecessis kimseler çıkar da, "Yâ Hû! Bizim şeyh ne demiş ki, Renan kendüne böyle iltifat etmiş?" diyerek, Şeyh'in makalesini okursa... Hâsılı, İstanbul'dan Kâbil'e, Bağdat'tan Kahire'ye kadar Efgânî-Renan muhabbetinden bahseden (...) kimseler, kasıtları sabit olunca, en ağır cezaya müstehak bir faaliyete tevessül ettiler...

- Tahrif ettiler yani?

- Abdurrahman er-Rıfai: "Karşısında durup kendisiyle konuşurken, kendimi İbn-i Sina, İbn-i Rüşd veya Doğu'nun efsânevî filozoflarından biriyle konuşuyor gibi hissediyordum... "

- "Büyük imansız", "efsanevî filozof' diye çevrilmiş ha! Başka?

- Türk Kavmiyetçisi Resulzade Mehmet Emin: "Bu şeyhi görünce, İslâm bahar-ı temeddününün İbn-i Sina gibi şukûfeleri pîş-i çeşmimde tecessüm ediyor.."

- "Büyük imansız", şimdi de çiçek açmış... “Yahudileşmek Temâyülü” bu olsa gerek!!! Herhâlde bu kadarı kâfi!..

- İmdi... Mâdem şeyhleri Efgânî'dir ve masonluğu, ajanlığı, mezhepsizliği ile bu (kitabımızda) ve derin tetkik mahsulü eserlerde ne olduğu ortaya çıkmış, pek gizli bir tarafı kalmamıştır; Efgânî Efsanesi artık bitmeli ve bu efsane ile rabıtalı efkârdan ve harekattan geriye ne kalacağı tekrar muhasebe edilmelidir. Gümbürtüsü afakı dolduran, müflis Efgânîci dalâleti terkeden, akıl insaf sahibi müslümanlara düşen; nefslerini hesaba çekip, tutarsızlıktan kurtulmak, Resûl-i Zişan Hazretleri'nin akâid ve a'mâlinden ibaret olan ve veresetünnebî meşâyıh, ulemâ, umerâ vasıtasıyla bize intikâl eden "Ehl-i Sünnet" mezhebine ittibâ etmektir.

- "Bize kalan borç asırlık zamanlardan;
Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan..."
(Necip Fazıl)
Devamını Oku »

Edeble Varış Lütufla Dönüş

Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat edin. Hürriyet, Allah’tan başka hiçbir sebebe bağlanmamaktır. İffet, kendi nefsi veya başkasının hesabına değil; söz, hareket, amel, niyet ve özde yalnız Allah hesabına göre olmaktır. (s.6)

İhlâs, illet ve gâye olmaksızın yalnız Allah için günahı terk ve emrleri yapmaktır. Bu hâlde sebat etmenin zâhirine takvâ, özüne ihlâs ismi verilmiştir. (s.6)

Aklı-ı selîm, tab-ı müstakîm akıllı; bunun dışındakiler delidirler. (s.6)

Eğer ilim insanı gaflete sevkediyorsa, ne felâkettir. (s.8)

Sözü seni Allah’a, özü de seni O’na sevketmeyenle sohbet etme. (s.10)

“Delil”in menşei şüphe ve vesvesedir. (s.11)

İddia ettiğiniz sevgi, kâlbin bir şeye meyletmesinden ibarettir; sevgi olsaydı, itâat olurdu. (s.13)

Cemaatla huzur olmuyorsa, yalnızlıkta namaz kılmakla huzur oluyorsa, şeriatın emri kırıldığından o huzurun nefs ve şeytandan olması ihtimâli vardır. (s.14)

Çok konuşanın aklı azalır; aklı azalan kimsenin dini azalır. (s.14)

Tahammülsüz, efendi olmaz. (s.14)

Allah’a hamdolsun, Şâh-ı Haznevî’nin bütün müridlerini velî biliyorum, onları kendime duacı inanıyorum. Nitekim duaları da kabul oldu. (s15)

Şer’î hükümler birdir. Hakikat, kâbil-i taksim olmayan yine şeriatın kendisidir. (s.18)

Çokça derinleşmeye lüzum yoktur; bazan muhatab, söz söyleyenin muradının dışında düşünür. (s.20)

Kendi iradesini başkasının eline vermeyen, kendi hatalarını müşâhede edemez. (s.21)

İslâm dini âdabdan ibârettir. Âdab, âdab, âdab lâzımdır vesselâm. (s.21)

Müctehid-i kirâm, ulemâ-i a’lâm, evliyâ-i izâm en çok bedenî amele önem verdiler. Meselâ namaz huşû’ ile kabûle şayandır. Huşû’suz namaz ibâdet değil, âdet olur. Fakat huşû’nun meydana gelmesine vesîle tâdil-i erkândır. (s.24)

Bugün gerek Mûsevîlerin gerekse hristiyanların ellerindeki Tevrat ve İnciller birer tarih mecmuası durumundadırlar. (s.34)

Salihlerin meclislerine devam etmek, yanlarında bulunmak ihsandan sayılmıştır. Zira salihlerin meclisleri insana bilfiil büyük utanç verir. (s.36)

İnsan teslim makamına geldiği an, insî ve cinnî şeytanlar saldırmaya başlar. (s.37)

İmam Gazâlî diyor ki: “Eğer sen nefsini muhasebeye çekip ona günahlarını terk ettiremezsen, bu takdirde salih, kâmil ve taat ve ibadetlerde çalışkan bir zâtın sohbetinde bulun, sözlerini dinle, yaptıklarına bilfiil uy.” (...) Eğer buna imkân bulamazsan, birçok ehl-i ilmin dedikleri gibi, vefat etmiş önceki evliyânın menkıbelerini okumak ve yaptıklarına uymak, insanı muhasebeye muvaffak kılar ve nefsi istek ve arzusundan alıkoyar. (s.45)

Riyânın tarifi de, Cenâb-ı Hakk’tan başkasına amelini göstermek, yahud amelinin güzelliği ile kendini başkaya beğendirmektir. (s.45)

İnsanın bilmediği bir şey için “bilmiyorum” demesi ilimdir. (s.50)

Amellerde niyetin saflaştırılması, amel yapmaktan daha zordur. (s.51)

Bütün mesele riya ve nifaktan paklanmaktır. Bu oldu ise Allah Azze ve Celle sadık ve muhlis olan kullarını ya Ebdal yapar yahud da Ebdalle tanıştırır. (s.53)

Tarikat söz konusu olsun olmasın, her müslümanın cennetin anahtarı olan imanını muhkemleştirmesi, yani tashîh-i itikad etmesi, bütün farzlardan önce farzdır. (s.54)

“Ben O’yum, O da ben” fikri hristiyanların fikridir, müslümanların değildir. (s.57)

Zamanımızda müctehid olmadığına göre, tashih-i itikadla birlikte amelî tatbîkat, dört mezheb imamlarından öğrenilir ve buna itaat edilir. (s.58)

Tashih-i İtikad için, “Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür” adlı eserimiz kâfi gelmektedir. (s.59)

Farz ve sünnetlerde devam etmekle bid’atlerden sakınan hak yolun üzerindedir. Sıddîkıyye yolu da sünneti ihyâ, bid’ati terk etmekten ibarettir. (s.61)

Sâlik hangi zâtın menkıbesini, evrâdını okursa o zat okuyana şefkât etmeye devam eder. (s.63)

Her bir evliyânın meşrebinden bir parça alarak, sonra almış olduğu parçalardan kendine bir yön tayin eden faydalanamaz. Bu hata binnetice sâliki yoldan çevirip münkir de edebilir. Artık fıkıhta telfîkle amel etmek caiz olmadığı gibi tasavvufta da telfîkli amel caiz değildir. (s.63)

Feyz ve nisbet şeyhin kemâlâtı nisbetinde gelmez, bilakis müridin teslim, ihlâs ve yekîni üzere gelir. (s.70)

“Kâmil şeyhin alâmeti: Bir müridi İstanbul’da, bir müridi Tatvan’da, bir müridi İsfahan’da ve aynı anda sekeratta olsalar, üçünün başında hazır olmasıdır. Aksi takdirde şeyhliği terketsin, Koçero gibi milleti soysun; daha az günah kazanır.” (s.72)

Evliyâyı da sevmek imanın esas şartlarındandır derim, kemâl şartındandır demem. (s.75)

İttibâ’ şeyhedir, tatbikat şeriattır, maksad Allah’tır. (s.75)

Tevbe Canâb-ı Hakk’ın ilk kapısıdır. Onda muvaffak olan her yerde muvaffaktır. (s.76)

Şeyh Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, Seyyid Nizameddîn’e yani Van müftüsüne gönderdiği mektubda şöyle der: “İyi adamlarla beraber olan kötü insan iyilerden, iyi insan kötülerle beraber olursa kötülerden sayılır.” (s.76)

Eğer mürid talib olmazsa, şeyhin gölgesi onun üzerine gelirse de muvakkat olur. Nitekim Ebû Tâlib’in üzerine Peygamber’in gölgesi düştü amma kendi iradesiyle teslim olmadığı için faydalanamadı. (s.80)

Huzura kavuşmanın ilk kapısı tevbe-i nasuhtur. Bu kapının açılması zordur. Bu kapı açılırsa öbür kapılar rahatlıkla açılır. (s.83)

Evvelki günahlardan mahcub olmak ve halihazırda Allah’tan utanmak, aşktan daha ziyade kavuşturucu müstakil bir yoldur. (s.84)

İçinde kul hakkı olan zinada helalleşmekte fitne vardır; bundan helalleşmeye lüzum yoktur, demişlerdir. (s.92-93)

Amelsiz ilim yahudi, ilimsiz amel nasrânîlerin yoludur. (s.96)

Dostum bana düşman olabilir diye hazırlıklı ol. (s.104)

Gavs-ı Hizânî: “İnsanın tevbe ve biat arzusunu tehir etmesi, ruhânî olan kabiliyetini öldürmesi demektir.” (s.108)

Tehzib makamında kibirliliği, gösteriş, benlik ve cimriliği kalbden silmek, namaz gibi farzdır. Hatta bunları kalbinden silmeye gücü yetmeyenin kâmil üstada teslim olmaları farz olur. (s.115)

Gözümüzün nuru, kalbimizin hekimi ve zamanın Lokmanı olan Gavs-ı A’zam: “Aşırı günah işleyenlerden korkmuyorum, fakat kalbinde kibirlilik ve mağrûriyet olanlardan çok korkuyorum; onlara hatme ve teveccüh tesir etmez, akıllarınca ayet ve hadisleri de tevil ederler, nerede ise Allah’ın ahkâmını kendi nefslerine uydurmak isterler. Sıddıkiye sâdatları kibirlilikten başka her şeyi tedavi ederler. Ezcümle Ebû Tâlib’in küfür üzere ölmesine sebep kibirliliği olmuştur.” buyurdu. (s.117)

Bazı tarîkatlerde “Müridin Fenâ Fişşeyh olmazdan evvel Fenâ Fil’ihvan olması gerektir.” dediler. Şâh-ı Hazne de: “Şeyhinizden fazla da müridlerine hürmet edin.” buyurmuştur. Zira kullar Allah’ın iyalidir; iyaline kemâliyle feda olmayan, O’ndan feyz alamaz. (s.119)

Hatta beynamazın yemekleriyle bile kalbin gözü kamaşır. (s.120)

Dili susturmak gibi kalbi de susturmaktır; en güzel sükut budur. (s.120)

İnsî şeytan, cinnî şeytandan daha fazla insanı yoldan çıkarır. (s.131)

Fâsıkı terketmek, fıskı terketmekten daha zordur. (s.131)

Kalbi, bedeni terbiye olmaksızın mücerred dille Eûzu Besmele çekmek insandan şeytanı uzaklaştıramaz. (s.132)

(İsmail Çetin, Edeble Varış Lütufla Dönüş, Dilara Yayınları, Isparta, Tel: 00 90 246 232 33 21 – 223 84 91, Avrupa: http://www.kitapci.nl/dilara-tr/toon.categorie.boekhandel.artikelen.php?id=9)
Devamını Oku »

Geburtstages des Propheten Muhammed (Aleyhisselâm)

Im Rahmen der Feierlichkeiten, bezüglich des Geburtstages des Propheten Muhammed s.a.w.s., am 21. März 2009 nach dem Aksham (Abend-) Gebet organisierte die Albanisch Islamische Gemeinschaft „Hëna e re“ und das Muslimische Jugendforum aus Kreuzlingen ein Wissensquiz. Die Veranstaltung fand im „DREISPITZ“ Sport- und Kulturzentrum in Kreuzlingen statt. Teilgenommen haben vierzehn von zwanzig angemeldeten Wettbewerbern, vorwiegend aus der Ostschweiz (Kreuzlingen, Wil, Weinfelden). Der Wettbewerb fand in deutscher Sprache statt, da die Teilnehmer albanischer und türkischer Nationalität waren. Die 500 für diesen Zweck vorbereiteten Fragen, aus dem Gebieten islamisches Recht, islamische und allgemeine Geschichte, Naturwissenschaften, Politik, Literatur, Kultur und Sport, sollten von den Kandidaten beherrscht werden.

Programmführer war Mr. Bekim ef. Alimi, Imam in Wil, der nach der Vorstellung des Programmverlaufes gab Herrn Hayati Yelkovan, Imam der türkischen Moschee der Nachbarstadt Konstanz, die Gelegenheit, Koranverse vorzutragen. Danach bekamen der Präsident der AIG Herr F. Dzaferi, der Imam der albanischen Moschee in Zürich Herr Nebi Ef. Rexhepi, der die Teilnehmen im Namen der albanischen Imame in der Schweiz begrüsste, Vertreter der türkischen Moschee in Bürglen “Ulu Camli” Herr Mustafa Saka, der Koordinator der AIG in der Schweiz Herr Hadschi Sali Bajrami sowie der Präsident der Föderation der Dachverbände der islamischen Gemeinschaften in der Schweiz und DIGO Dr. Hisham Maizar, das Wort. Nach der Vorlesung der Quiz-Regeln durch die Juri, die durch Dzeljalj Kazimi (Präsident), Alivebi ef. Mediu (Mitglied) und Murat Yavaş (Mitglied) gebildet wurde, begann die erste Runde des Wettbewerbes.

Die Wettbewerber waren:

1. Yasemin Özer - Kreuzlingen
2. Imeri Zulkufli - Kreuzlingen
3. Faruk Bağcı - Kreuzlingen
4. Irfan Ebibi - Kreuzlingen
5. Xhihan Bajrami - Kreuzlingen
6. Gjuljabije Amiti - Kreuzlingen
7. Çavuş Saygılı - Weinfelden
8. Erkam Dağlı - Bürglen
9. Ilir Zenuni - Wil
10. Tefik Osmani - Wil
11. Bajrame Osmani - Wil
12. Behar Zenuni - Wil
13. Nderim ljazi - Wil
14. Sheyna Veliu - Wil

Nach der ersten, zweiten und dritten Runde, hatten sich Yasemin Özer und Zulkufli Imeri qualifiziert. Nach einem spannenden und knappen Wettbewerb zwischen den beiden Kandidaten, konnte nach sieben Runden mit jeweils drei Fragen immer noch kein Sieger ermittelt werden. Um doch noch einen Gewinner zu ermitteln, beschloss die Jury Fragen zu stellen, die nicht zu den 500 vorbereiteten Fragen gehörten. Zulkufli Imeri konnte sich nach zwei weiteren Runden durchsetzen und wurde Erster. Den dritten Platz hatte sich Gjuljabie Amiti gesichert.

Alle Wettbewerber, die Jury und der Programmleiter bekamen von der AIG symbolische Geschenke und die drei erstplazierten erhielten von den Sponsoren folgende Preise:

1. Platz: 500 Fr. vom Besitzer der Firma „Durmo Tours“, Herr Ismail Beluli
2. Platz: 300 Fr. vom Besitzer der Firma „Arsimi Company“, Herr Harun Nuredini
3. Platz: 200 Fr. vom Besitzer der „Metzgerei Ardival“, Herr Samet Iseni

Der Gipfel des warmen, brüderlichen Enthusiasmus und der Stimmung, war der Moment, als die Gewinner der ersten 3 Plätze die Preise, die sie erhalten haben, über einer humanitären Organisation an die Familien der Opfer des Krieges in Palästina spendeten. Dafür erhielten sie einen grossen Applaus vom Publikum.

Wir gratulieren allen Quizteilnehmern, vor allem den Gewinnern, und wünschen alles Gute für das Dies- und Jenseits, sowie viel Erfolg in der Schule, im Studium und bei der Arbeit. Wir hoffen, dass diese und noch andere muslimische Jugendliche nächstes Jahr in einem Wissensquiz, das von uns für nächstes Jahr geplant ist, teilnehmen; diesmal jedoch auf gesamtschweizerischer Ebene. Unser Dankeschön richten wir an die Sponsoren, den Jurymitgliedern, dem Programmleiter, den Moscheevorstand und vor allem an das Muslimische Jugendforum, das zusammen mit ihren Freunden, dazu beigetragen hat, dass diese Veranstaltung erfolgreich ausgetragen wurde.

Hier können sie die Eindrücke einiger Organisatoren und Quizteilnehmer lesen:

Dzeljalj Kazimi (Juryleiter): „Für mich war es eine Ehre und zugleich eine grosse Verantwortung, da schwierige Entscheidungen zu treffen waren. Die Wettbewerber waren sehr sympathisch und sehr gut vorbereitet. Manchmal mussten wir die Zeit überziehen, um wirklich die besten Kandidaten ins Finale zu holen. Dafür bitte ich das Publikum in Nachhinein um Verzeihung. Ich hoffe, dass wir mit unserer Entscheidung niemandem Unrecht zugefügt haben und dabei möchte ich mich sehr herzlich bei meinen fleissigen Kollegen für Ihren Beitrag bedanken.“

Imam Bekim Alimi (Moderator): „Ich habe an diesem Abend den Quiz moderiert. Es hat mich persönlich sehr beeindruckt, da dies das erste Islamquiz in der Schweiz auf deutsche Sprache war. Die Teilnehmer/innen waren sehr vorbereitet und das Publikum begeistert. Mit einem Wort, EINFACH SCHÖN!“.

Murat Yavaş (Jurymitglieder):Die Veranstaltung "Islam Quiz" war ein voller Erfolg. Die Teilnahme an der Veranstaltung war kostenlos jedoch nicht umsonst. Jeder Teilnehmer auch die Zuschauer mussten bis zum Schluss mitfiebern.

Ich möchte diesen Platz nutzen, und mich als Juri Mitglied ganz herzlich bei allen Organisatoren, Sponsoren, NetzwerkpartnerInnen und HelferInnen bedanken, die mit Ihrer Unterstützung, mit Ihrem Engagement und Ihrer Expertise die Veranstaltung zu so einem erfolgreichen und unvergesslichen Ereignis werden liessen! - Besten Dank.“

Zulkufli Imeri (Erster Platz Gewinner): „Für die Moschee und mich war es auf jeden Fall eine neue Erfahrung. Ich war positiv überrascht und zugleich sehr erfreut, dass das Quiz auf Deutsch gehalten wurde. Allgemein herrschte eine Atmosphäre aus Spass und Spannung.“
Yasemin Özer (Zweiter Platz Gewinnerin): „1'400 Tote, 5'500 Verletzte, darunter 1'890 Kinder, Frauen ohne Ehegatten, Kinder ohne Eltern… Die Ummah macht Duâ für Gaza, boykottiert israelische Produkte, wie Marlboro, Coca Cola, Fanta, Sprite, Mc Donalds, Nestlé, L'Oréal, Maggi, Kit Kat, Vittel... Weltweit werden Demonstrationen gegen Israel aufgeführt. Doch in der Tat geschieht nichts, die Welt bleibt dem Massaker als Zuschauer. Die Lage in Gaza hat sich beruhigt, denken wir. Dies entspricht aber nicht der Wahrheit, denn das Land steht immer noch unter dem Embargo Israels.

Um nicht als Zuschauer dieses Geschehens zu bleiben, habe ich mir überlegt, was ich dafür unternehmen kann. Währenddessen habe ich von dem Islam Quiz erfahren. Ich wollte diese Gelegenheit nicht entgehen lassen und meldete mich an. Mein Ziel war es, das im Quiz erlangende Geld nach Gaza zu schicken. El-hamdu lil-lah, ist uns das gelungen. Uns, weil sich der Bruder Zulkufli auch dazu entschieden hat, seinen Preis den Bedürftigen zu spenden. Ich bedanke mich herzlich bei Ihm für seine tolle Entscheidung (Möge Allah s.w.t. ihn reichlich für diese Tat belohnen, Amin!). Ein herzliches Dankeschön geht auch an das Publikum und die Organisatoren. Rückblickend war es ein schöner, angenehmer und spannender Abend gewesen...“

Gjuljabije Amiti (Dritter Platz Gewinnerin): „Man muss viel Zeit investieren und den Ehrgeiz dafür haben, um alle 500 Fragen zu lernen. Obwohl es das Islamquiz heisst, fand ich es gut, dass es nicht nur Fragen zum Islam enthalten waren. Es gab Bereiche wie Politik, andere Religionen oder Naturwissenschaft. Durch die verschiedene Themen lernt man viel Neues.“

Irfan Ebibi (Quizteilnehmer): „An einem solchen Lernquiz teilzunehmen bedeutet für mich gleichzeitig sehr viel Neues zu lernen.Ich zitiere Francis Bacon: "Wissen ist Macht".“

http://www.el-hikmeh.net/de/islam-quiz.html
Devamını Oku »

İzahlı Çıfıt Ahlâkı

-I-
AHLÂK’IN ANASI ve ESASI
«Ahlâkın anası ve esası şu dört şeydir: Hikmet, şecâat, iffet ve adâlet.
Bütün güzel huylar, şu dört aslın îtidâl üzere bulunmasından doğar. İfratından cerbeze, hile, hud’a ve dehâ (çapında pislik); tefrîtinden ise ahmaklık, bönlük ve cinnet meydana gelir.
Hulâsa: İyi huyların anası ve aslı şu dört fazîlettir: Hikmet, şecâat, iffet ve adâlet. Diğerleri, bunların teferruatıdır.
Şu dört hususda kemâl mertebesine yükselen, ancak ve ancak Resûl-i Ekrem Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’dir. Şu dört vasıfta Resûl-i Ekrem Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’e kim yaklaşırsa, o nisbette Allah-u Teâlâ’ya yaklaşmış sayılır.
Şu fazîletleri toplayan her ferd, yaratıklar arasında itâat edilen bir hükümdâr olmayı ve insanların onun etrafında toplanıp, iş ve hareketlerinde onu örnek kabul etmelerini hak etmiş olur.
Şu dört fazîletten uzaklaşıp, bunların zıdları ile vasıflanan kimse de, insanlık ve mahlûkat arasından sürülmeyi hak etmiş olur. Zîra bu gibi insan, Allah’ın rahmetinden kovulan ve sürülen şeytana yaklaşmıştır.»
(İmam Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd Din, c.3, s.127-128)

Demek ki, Ahlâk’ın anası ve esası olan hikmet, şecâat, iffet ve adâletin ifratından Çıfıt Ahlâkı doğdu; tefritinden ise Çıfıt’a uşaklık edenlerin ahlâkı...
Anlıyoruz ki, aslında bir tane “ahlâk” var; Ahlâk’ın anası ve esası olan hikmet, şecâat, iffet ve adâletin kemâl mertebesi olan “Peygamber Ahlâkı”!
Diğer bütün ahlâklar, bu kemâl mertebesine yakınlık ve uzaklığı ifade edebilmek için; yani yakınlıkları veya uzaklıkları nisbetinde iyi veya kötü ahlâklar.
Ahlâklar içinde en iyisi: Peygamber vârislerinin ahlâkı.
Ahlâklar içinde en kötüsü: “Peygamber Ahlâkı”na en uzak, şeytana ise en yakın olan “Çıfıt Ahlâkı” ile Çıfıt’a uşaklık edenlerin ahlâkı...

-II-
4 Ekim 1854; Şeyh Mustafa İsmet Garîbullah Hazretleri:
«Yüce olan Nakşibendî tarikatının Hâlidiye kolunda zamanın pâdişahına duâ etmek âdabdandır. Mustafa İsmet Garîbullah Hazretleri bu beyitlerinde de bunu anlatmaktadır. “Bütün müridler, tarîkat yolcuları pâdişaha duâ ederler.” (...) “Ey kişi (Bu pâdişaha nasıl duâ edilmesin ki), o olduğu müddetçe bu cihanda yıkılma olmaz.” (...) İslâm’a zevâl gelmez. Çünkü o, hem dinimizin, hem dünyamızın muhafazasına uğraşıyor. (...) Müslüman idareci ile din tamamlanır. Ancak o zaman Kur’an okunur, tefsir, fıkıh, arapça, hadis, akâid, tasavvuf okunur. Gereği üzere amel edilir, doğru fetva verilir.»
(Mahmud Ustaosmanoğlu, Risâle-i Kudsiye Şerhi ve İzahı, C.1, s. 54-57)

Şeyh Mustafa İsmet Garîbullah Hazretleri’nin buyurduğu üzere, “Bütün müridler, tarîkat yolcuları -bittabiî bütün müslümanlar- pâdişaha duâ ederler.” Nasıl duâ edilmesin ki; Mahmud Ustaosmanoğlu Hazretleri’nin şerh ve izah ettiği gibi, “devlet ile tamamlanır İslâm; ancak o zaman Kur’an okunur, tefsir, fıkıh, arapça, hadis, akâid, tasavvuf okunur. Gereği üzere amel edilir, doğru fetva verilir.”
Şeyh Mustafa İsmet Garîbullah Hazretleri’nin “Risâle-i Kudsiye’yi kaleme almasından 65 yıl sonra da, Anadolu -tabiî bütün dünya- müslümanlarının duâsı, İslâmî devletin ve Hilâfet’in bekâsı içindi.

-III-
14 Haziran 1919; Üçüncü Ordu Müfettişi, Yâver-i Hazret-i Şehriyârîleri Mustafa Kemal’in, Havza’dan Padişah’a çektiği telgraf:
«Padişahımız, Anadolu harekâtının tamamiyle meşrû olduğunu ilân ederek mevcut cereyanı, yani Kuva-yı Milliyeyi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir. Beni Anadolu'ya ikna ettiniz. Hatt-ı hümayununuz milletin mücadele gücünü uyandırdı. Anadolu'ya geçmeden önce milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim. Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor. Huzurdayken İzmir'in işgali karşısında "pek mahzun olan kalbinizin "bu nokta-i necâta ait ilhamatı"nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî, mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum..»
(14 Eylül 1919 tarihli, Sivas’ta münteşir İrâde-i Milliye Gazetesi, Aktaran: Mustafa Armağan)

Yâverini “ilkâ, ilham ve iknâ” ile Anadolu’ya yollaması, -yanlış yâver seçmesi ayrı- Padişah’ın da mesûliyetini müdrik olduğunu gösteriyor.
“Anadolu'ya geçmeden önce milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayâl bile edemezdim” derken doğru söylüyor Kemal; İstanbul’da işgalcilerle işbirliği arayışında olan Kemal...
Evet, ikinci maddede zikredilen şuurla, “millet baştan aşağı uyanık olup istiklâl-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilâfeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor”du.
Anadolu’nun dün ve bugünkü yegâne “istiklâl ruhu”, işte bu ruhtur!
Samsun’dan Anadolu’ya güya bir güneş gibi doğan Kemal’in 1919 ruhu ise, olsa olsa -mâzallah- değdiği kâlbden imanı söküp atan tuz ruhudur...

-IV-
4 Eylül 1919; Sivas Kongresi’ne katılan delegelerin yemin metni:

«Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanat’a, İslâmiyet’e, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-i şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık a’mâlinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma ve İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ihyâsına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesâtım nâmına vallah ve billah...»
(Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, Ankara, 1986)

Erzurum Kongresi’nde olduğu gibi, Sivas’ta da işi sağlama almak isteyen halk önderleri bu yemin metnini koydular Kemal’in önüne. Bilemedikleri şey, “çıfıt ahlâkı” idi. Bu yemini etmediği takdirde, taşıdığı üniformaya, Üçüncü Ordu Müfettişliği ve Yaver-i Hazret-i Şehriyari sıfatlarına rağmen bu milletin kendisiyle helâya bile gitmeyeceğini çok iyi bilen Kemal, herkesten daha yüksek bir sesle “vallah, billah” derdi... Dedi!

-V-
4 Eylül 1919; Sivas’ta toplanan “Kongre”nin kararları ve nizamnâmesi:
«Madde 1. Yüce Osmanlı Devleti ile Îtilâf devletleri arasında yapılan Mütârekenâme’nin imza olunduğu 30 Teşrîn-i Evvel Sene 334 (30 Ekim 1918) tarihindeki sınır dâhilinde kalan ve her noktasında ekseriyeti İslâmlar teşkil eden Osmanlı memleketi kısımları, yekdiğerinden ve Osmanlı câmiâsından ayrılamaz ve bölünemez bir bütündür. Bütün İslâm unsurlar, yekdiğerine karşı, karşılıklı hürmet ve fedâkârlık hissiyle dolu ve ırkî ve ictimâî vaziyetine ve çevre şartlarına riâyetkâr öz kardeştirler.
Madde 2. Her türlü işgâl ve müdahalenin ve bilhassa Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine mâtuf harekâtın reddi hususlarında, birlikte müdâfaa ve mukâvemet esası kabul edilmiştir.
Vatanımızda, öteden beri birlikte yaşadığımız bütün Müslüman olmayan unsurların tâbiyet haklarına tamâmen riâyetkârız. Bunların mal, can ve ırzlarının dokunulmazlığı; dinin icapları, millî gelenekler ve kanunî esaslarımızdan olmakla; bu esas, Kongre’nin genel kanaatiyle de tekrar edilmiştir. (...)
Madde 3. Osmanlı hükûmetinin dağılma tehlikesine karşı, İslâm hilâfeti ve Osmanlı saltanatının devamlılığı, esas maksadı teşkil ettiğinden, birlikte müdâfaa ve mukâvemet esası kabul edilmiştir.
Madde 4. (...) Osmanlı hükûmeti, bir devletler baskısı karşısında, -Allah göstermesin- bütün vatanın tamamen yok olmasına bir başlangıç demek olan, buraları terk ve ihmâl etmek çâresizliğinde bulunduğu takdirde, yani vatanımızın, Osmanlı hükûmetine ve hilâfet makamına bağlılığı, anlaşmalar imzalamak ve îtilâf devletlerine muhtıra ve notalar verilmek sûretiyle veya inandırıcı diğer siyâsî belgelerle, terk ve ihmâl olunduğu meydana çıktığı hâlde, mukaddes hilâfete ve Osmanlı saltanatına bağlılığımızı muhâfaza ve temin etmek ve vatanımızı Rum ve Ermeni ayakları altında çiğnetmemek üzere, derhâl, bir geçici idâre kurulacaktır. Ve hâlen mevcut olan teşkilât ve yüce Osmanlı devletinin yürürlükteki kanunları çerçevesinde, işleri döndürmeye devam edilecektir. (...)
Madde 6. Memleketimizin parçalarının, nasıl yekdiğerinden ayrılmaz bir bütün teşkil ettiğini ve buradaki İslâm hukukunun istikrar ve kapsamının hiçbir şekilde yok edilemeyeceğini, dünya kamuoyuna göstermek ve bildirmek (...)
Maksat: Osmanlı vatanının bütünlüğünü ve yüce hilâfet ve saltanat makâmının ve millî bağımsızlığın dokunulmazlığını temin zımnında, Kuvâyi Milliye’yi etken ve millî iradeyi hâkim kılmaktır.
Teşkilât: a) Bütün İslâm vatandaşlar, cemiyetin tabiî üyelerindendir. (...)»
(Atatürk’ün CHP Program ve Tüzükleri, Derleyen: Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları, Mayıs 2008, s. 45-49)

a-) Birinci maddedeki “vatan” ve “millet” ve “kardeşlik” ölçülerine dikkat!
b-) İkinci maddede, İttihadcıların bugünkü Türkiye’nin doğusunu Ruslara ve Ermenilere kaptırmalarını önlemekle beraber, aynı İttihadcıların “harbî” olmayan Ermenileri ve Rumları katletmelerine de mâni olmak gayesi güdülüyor; “harbî” olmayan Ermeni ve Rumların İslâmî örf ve kanunlardaki hak ve hukuklarının altı çiziliyor.
Çünkü İttihadçıların tamamına yakını “Dönme”; Yahudi asıllı... Buna mukâbil, Osmanlı’nın başkenti İstanbul’daki yahudi nüfusu 10.000’den az… Hristiyan nüfus ise 200.000 civarında… Ticaret ve finans, Hristiyan kökenlilerin kontrolünde; bürokraside Hristiyanlar güçlü... Yahudilerle Hristiyanlar arasında bu alanda yüzyıllardır süren yoğun bir rekâbet var… Yüzyıllardır, Yahudiler kaybeden, Hristiyanlar kazanan tarafta… Osmanlı, Ortodoks Hristiyanlara daha yakın…
Yahudi ve Sabetaistler, güç ellerine geçince Hristiyanları tasfiye ettiler… Schiller Enstitüsü’nden Joseph Brewda, 1994 tarihli konferans metinlerinde, İspanya’dan kaçan Yahudilere kucak açan Osmanlı’nın, 400 yıl sonra bu kişiler tarafından yıkılmasına dikkat çekiyor ve şöyle diyor: «Zaferlerini, önce İmparatorluk içindeki Hristiyanları (Ermenileri, Rumları ve Âsurîleri) öldürerek kutladılar.»
«Mamüretü’l-aziz Vilayeti’nin Eğin kazasının nefs-i kasaba mahallelerinden Arpeki sakinlerinden ve teb’a-yı devlet-i aliyyenin Ermeni milletinden Parinçoğlu Estepan ve Haçador veled Kifork nam kimesneler»in (Chronicle, 11. sayı) veledi, “devşirme” Kemalist çapulcu Doğu Perinçek’in içeriye alınmasında “hikmet” bulmuş olmanın heyecanıyla, «Doğu Perinçek'in içeriye alınmasının "hikmeti", "özür diliyoruz" kampanyasıyla biraz daha netleşiyor. Hakikati tesbit etmek adına şunu sormamız gerekir: Doğu Perinçek dışarıda olsaydı Liberal Çapulcular bu kampanyayı bu kadar pervasız yürütebilirler miydi?» diye soran yazara, “tutarlılık” diye bir şeyin olduğunu hatırlatmak adına biz de şöyle sorsak: Aynı derginin filan nüshasında “Ermeni Katliâmının İçyüzü” başlıklı makaleyi ne diye yayınladınız öyleyse?! Neyse... Çapulcu çapulcudur, ha Liberal ha Kemalist!
c-) Diğer maddelerde ısrarla vurgulan: “Maksat: Osmanlı vatanının bütünlüğünü ve yüce hilâfet ve saltanat makâmının ve millî bağımsızlığın dokunulmazlığını temin zımnında, Kuvâyi Milliye’yi etken ve millî iradeyi hâkim kılmaktır.”
Ve fakat, şekere bulanmış ilk zehiri de görüyoruz burada: “MİLLÎ İRÂDEYİ HÂKİM KILMAK” ibaresi...

-VI-
13 Eylül 1920; Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu Tasarısı:
«Maksat ve Meslek: 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi, millî sınırı dâhilinde hayat ve bağımsızlığın temini ve hilâfet ve saltanat makamının kurtarılması ahdiyle teşekkül eylemiştir.(...)
5. Hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasına muvaffakiyet hâsıl olduktan sonra padişah ve müslümanların halîfesi esas kanunlar dairesinde muhterem ve yüce mevkiini alır.
6. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdâre usûlü, halkın mukadderâtını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. (...)»
(Age, s. 59-60)

Şekeri akmaya başlıyor zehirin: “Millî İrade”den maksat, “İlâhî İrade”nin gayrı... “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir”; -hâşâ- “Allah’ın değil” yani... “Hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasına muvaffakiyet hâsıl olduktan sonra, “İlâhî İrade”nin yeryüzündeki mümessli olan padişah ve müslümanların halîfesi “esas kanunlar” dairesinde” hâll edilecek...

-VII-
22 Ekim 1927; Cumhuriyet Halk Fırkası Nizamnâmesi:
«Madde 1. Cumhuriyet Halk Fırkası, Cemiyetler Kanunu uyarınca teşekkül etmiş cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi, siyâsî bir cemiyettir ve merkezi Ankara’dadır.
Madde 2. Fırka, Türk milletini itibar ve refah mevkiine devamlı yükseltmekte olan ve her türlü istibdat ve tahakküm idaresi imkânını kapayan yegâne devlet idaresi şeklinin, millî hâkimiyetin en gelişmiş şekli olan Cumhuriyet olduğunu (...)
Madde 3. Fırka, inanç ve vicdanları siyâsetten ve siyâsetin türlü müdahalelerinden kurtararak (...) yani devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en mühim esaslarından sayar. (...)»
(Age, s. 80-81)

“Hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasına muvaffakiyet hâsıl olduktan sonra padişah ve müslümanların halîfesi esas kanunlar dairesinde” hâll ediliyor; “dinsiz (lâik) devlet” kuruluyor yerine...

-VIII-
13/14 Mayıs 1931; Cumhuriyet Halk Fırkası Programı:

«Vatan: Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde mevcûdiyetlerini muhafaza eden eserleriyle yaşadığı bugünkü siyasi sınırlarımız içindeki yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütündür.
2- Millet: Dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve toplumsal topluluktur.
3- (...) Hakimiyet birdir, kayıtsız, şartsız milletindir. Devlet şekillerinin en uygunu bu olduğuna Fırka kanidir.
4- Kamu Hakları: (...) Ancak vatandaşı, seçeceğini tanıyabilecek vasıflar, şartlar ve vasıtalarla donatmak lâzımdır. (...)
D- Fırka, devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip kabul etmiştir.
Din anlayışı, vicdani olduğundan, Fırka, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır ilerlemede başlıca muvaffakiyet etkeni görür.»
(Age, s. 127-129)

Devlet, vatan, millet ve kardeşlik tarifleri yeniden yapılıyor; Batı’ya karşı güya zafer kazananlar “Batılılaşma”yı idealize ediyor, dayatıyor...

-IX-
17 Mayıs 1931; Cumhuriyet Halk Fırkası Nizamnâmesi:
«(...) Fırka’ya kabul edilme (...) her Türk vatandaşı, Türkçe konuşmakta bulunmuş, Türk kültürünü ve Fırka’nın bütün umdelerini benimsemiş ise, girebilir. (...)»
(Age, s. 141)

“Bütün İslâm vatandaşlar, cemiyetin tabiî üyelerindendir.” diyerek çıkılan yolun sonunda “Türkischer Nationalismus”a varılıyor.
Irkıma dahleden bâri Türk olsa!
Dahl: Girme, karışma, nüfuz, tesir...

-X-
14 Mayıs 1935 tarihli Cumhuriyet Halk Partisi Programı:
«Girit (Giriş): (...) Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına temel olan ana fikirler, Türk devriminin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işlerle, yalın olarak ortaya konulmuştur.
(...) Parti’nin güttüğü bütün bu esaslar, KAMÂLİZM’in prensipleridir.
(...) Vatan; Türk ulusunun eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerindeki eserleri ile bugün, üstünde yaşadığı, siyasal sınırlarla çevrilmiş, kutsal yurttur.
(...) Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurddaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.
(...) Türkiye; ulusçu, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir Cumhuriyet’tir.
(...) A- Parti, ulus egemenliği ülküsünü en iyi ve en sağlam surette imsileyen (temsil eden) ve taplayan (uygulayan) devlet şekli Cumhuriyet olduğuna kanığdır (kânîdir). Parti bu sarsılmaz kanağatla, Cumhuriyet’i her tehlikeye karşı, bütün araçlarla korur.
B- Parti, ilerleme ve gelişme yolunda ve arıulusal (beynelmilel) değetlerde (temaslarda) ve ilgilerde (ilişkilerde) Türk sosyetesinin, çağdaş uluslarla yanyana ve bir uyumda yürümekle beraber, ikinci maddede izah olunduğu üzere kendine özgü ıralarını (karakterlerini) ve erkin (bağımsız) benliğini korumayı esas sayar.
(...) Eğitim, her türlü urasadan (hurâfeden), yad ve yabancı fikirlerden uzak, üstün, ulusal ve yurtçu olmalıdır.
(...) Partimiz, vatandaşların, Türk’ün derin tarihini bilmesine üsnomal (fevkalâde) bir önem verir. Bu bilgi Türk’ün kapasite ve enerjisini, nefsine güven duygularını ve ulusal varlığa zarar verecek bütün akımlara karşı sarsılmaz dayanımını besleyen kutsal bir evindir (cevherdir).
(...) Türk dilinin ulusal, tükel (yetkin) bir dil haline gelmesi hakkındaki ciddiğ çalışmalara devam olunacaktır.
(...) Klasik okul yetiştirmesi dışında, yığına, devamlı ve Türkiye’nin ilerleyiş yollarına uygun bir halk eğitimi vermeği önemli görürüz. Bu hizmet için çalışan halkevlerini devlet, imkân elverdiği kadar koruyacaktır. (...)
BAŞKAN- Maddelerin Osmanlıca’dan Türkçeye çavrilmişinin genel heyete okunması bitti. Şimdi yüksek reyinize sunulacaktır. 73 maddeden ibaret olan programı kabul eden arkadaşlar lütfen el kaldırsın (Alkışlar). İttifakla kabul edilmiştir. Program partimize kutlu olsun arkadaşlar. (...)»
(Age, s. 171-193)

Kamâl’ın kaleminden “Kamâlizm”...
“Kemalizmin en çok buğz edilmesi gereken yanı”na; dilimizin, dolayısı ile idraklerimizin nasıl iğdiş edildiğine dikkat!..

-XI-
11 Nisan 2008; Derlemeci Doğu Perinçek’in değerlendirmesi:
Geçen yıl bir araştırmacımız “Atatürk’ün Bütün Eserleri” Genel Yayın Yönetmeni Şule Perinçek’e başvurmuştu. CHP’nin 1931 ve 1935 programlarını arıyormuş. Önce bazı kurumlara gitmiş, bulamamış. “Perinçekler’e git, onlarda vardır” demişler. Arkadaşlarımız arşivden çıkarmış vermişler.
Atatürk’ün 1919’dan 1937’e kadar hazırladığı programları, çalkantılar içinde çözümler arayan Türkiye’mizin önder kadrolarının incelemesine sunuyoruz.
Nutuk’un ilk on sayfasında bulacaksınız; bütün Nutuk’un özetidir; orada Atatürk der ki, “Müslümanların halifesine karşı milleti ve orduyu isyan etttirmek lazım geliyordu.” Milletin ve ordunun İstanbul’daki padişaha karşı isyanını örgütlemek için Ankara Hükümeti kurulmuştur. Gerçi (...) padişah ve halifeyi kurtarmaktan da söz edilir. Doğru anlaşılmalıdır. Aslında padişahın ve halifenin işi bitirilmiştir. Ankara’da kurulan hükümetle fiilen bitirilmiştir. Fakat padişahlığı ve halifeliği kaldırmayı, hukuki metinlere o gün koymuyor. Çok doğru...
Atatürk’ün kendi el yazısıyla kaydettiği proğram hazırlığı, Ekonomi başlıklı Üçüncü Kısım’ın ilk iki maddesinden sonra kesilmektedir. Atatürk, ya çalışmalarını tamamlayamamıştır. Ya da el yazılarının 10. sayfadan sonrası kaybolmuştur.
(Age, s. 7-42)

a-) Argo tabirle, “sallamak”tan hayâ etmez Perinçek; 28 Şubat ertesinde, “Genel Kurmay anketlerine göre tek başına iktidara geliyor”du meselâ... Fakat, herhangi bir araştırmacının Perinçekler’de belge araması da normaldir; Ergenekon’un idârî şemasında ilk 10 numara içinde değilse de, “Basın Sözcüsü”dür Perinçek; meselâ iktibaslar yaptığımız mezkûr kitaptaki bazı belge ve bilgileri Perinçekler’e vermeyi tercih etmiştir Genel Kurmay.
b-) Doğru söylüyor Perinçek: “Milletin ve ordunun İstanbul’daki padişaha karşı isyanını örgütlemek için Ankara Hükümeti kurulmuştur. Gerçi (...) padişah ve halifeyi kurtarmaktan da söz edilir. Doğru anlaşılmalıdır. Aslında padişahın ve halifenin işi bitirilmiştir. Ankara’da kurulan hükümetle fiilen bitirilmiştir. Fakat padişahlığı ve halifeliği kaldırmayı, hukuki metinlere o gün koymuyor. Çok doğru...”
c-) Kendi el yazısıyla kaydettiği proğram hazırlığının, Ekonomi başlıklı Üçüncü kısmının ilk iki maddesinden sonra kesilmesinin sebebi, ne çalışmalarını tamamlayamamasıdır Kemal’in, ne de el yazılarının 10. sayfadan sonrasının kaybolması... Kemal’in dilinden ve kaleminden akan tahrifatçı yahudi ahlâkı ile mücehhez olan Kemalistlerin, Atalarının sözlerini ve yazılarını tahrif etmeleri de, icabında bir kısmını yok etmeleri de pek tabiîdir... Meselâ “Nutuk”ta yapılan bazı tahrifat örneklerini görmek için, Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden Y. Kemal Erdem’in “Tarih-Lenk” kitabına bakılabilir.
«Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse,tezgahını başına yıkınız! En büyük korkularımdan biri, nice müellifin başına geldiği gibi, ölümümden sonraki tahriflerdir.» diye vasiyet etmesi nedendi Üstad Necip Fazıl’ın?!
«Elbette yeşile boyanıp, Müslüman kılığına da giriyor “Çıfıt”!
Hangi renk ve kılığa bürünürse bürünsün; Türk’ün ruh kökünü baltalamaktan, İslâm damarlarını kesmekten, sızdığı yeri ifsat etmekten, inançsızlığı, ilkesizliği, takıyyeciliği, opportunizmi ve ahlâksızlığı yaymaktan başka bir gâye tanımıyor.
Sızdığı her yerde, “Çıfıt”a en büyük düşman görünüyor “Çıfıt”; böylece gücünü abartıyor…
Dışımıza, içimize, yöremize, yanımıza bir göz attığımızda, n’idüğü belirsiz bir “başarı”yı tüm değerlerimizin üstünde bir yere koyup; “başarı” için, bize ya her pisliği hoşgörücü bir teslimiyetçiliği veya takıyyeciliği, opportunizmi veya kaba radikalizmi, nihilist fedâyı telkin ediyorken görüyoruz “Çıfıt”ı!» (Mustafa Saka, Çıfıt Kalesi, Aylık Dergisi, 7. Sayı, Nisan 2005)

-XII-
BÜYÜK DOĞU’NUN TARİH HÜKMÜ
«(…) Türkler'e dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile Yahudiliktir Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir serî konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türk'ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır.
Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamâmiyetini kabul ediniz Onlara ben İslâmiyet'i ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum."
Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş, üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
Hayim Naum, o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs (Mustafa Kemal) nezdinde emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir Öyle ki bu tesir, mahud mevzuda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına (Mustafa Kemal’e) tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türk'ü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır. (…)»
(Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu, 29. sayı)

-XIII-
İBDA’NIN HÂL ve İSTİKBÂL HÜKMÜ
«(...) hüküm cümlesi: Rejim, siroz hastalığından gebermek üzere olan ibneliği tescilli bir adamın zavallı perişan hali gibi, son günlerini yaşamaktadır ve gömüleceği yer de "anıtkenef”tir!..
(...) Evvelâ Kemalist rejimin mahiyetini ortaya koymak lâzım: Kemalizm, insan ve toplum meselelerini kuşatıcı bir İdeolocya manzûmesi değil, sadece İslâm'a karşı ve İslâm'ı tahrib tavrının adıdır... Rejim de, bu rejim…
(...) mevcut rejimi güden zihniyet, bir ruh ve fikir mimarisi halinde taleblerinin içyüz ukdelerini temellendirmiş bir ahlâk ve dışyüz çerçevesini adam gibi çerçevelemiş bir proje belirtmiyor; bu haliyle de tabiî olarak o olmayan şeyin tesirinden bahsedilemeyeği gibi bir gerçeklik içinde, hiçbir motivasyona sahip değil… Neyi istemediği belli: İslâm… Neyi istediğine gelince, ortada yalnız kuru fasulye gazından çıkan bağırsak gürültüsü kalıyor….
(...) Rejimin kendi yönünden ortaya koyamadığı ulvî idealler ve oluş hedeflerinin yerini, yine kendi yönünden ve kendi yetiştirmesi halinde nefsânî güç ve iktidar tutkusu -bunun meftunları- almaya başlamıştır… Hem de rejimin aleyhine olarak…
(...) “Polis-mafya-siyasetçi” üçgeninden bahsediliyor ama, ortada polis, korucu, asker, mafya, siyasetçi” beşgeni var… İster beşgen , ister kırkgen olsun: Düzen, kendini yiyecek (yiyen) taraftarlarını yetiştirmiştir… Belediyeye âit yetkiyi çiğneyerek zorbalıkla dilediği yere heykel diken paşa da, hukuku yiyen sınıfından olarak bu mânâ içindedir… Düzeni tasvib makamında lâf etsinler diye boyuna seyir plânına çıkarılan kaşar uzman(!) hocalar(!)da… Sözkonusu ilişkilerin rejim açısından neyi ifade ettiğini açıkladığıma göre, Müslümanlara şu ikazı yapayım: Pek yakında kopacak olan mahşerî kargaşa şartları için hazır olun ve güçlerinizi ikmâl edin!..
(…) Bir İdeolocya manzûmesine bağlı siyasî hareket halinde, öyle de olsa gelecek olan biziz, böyle de olsa gelecek olan biziz... Tıpkı, karşısındakinin her hamlesini onun aleyhine kullanabilen satranç ustasının, "Şah mat!" hedefini kollaması gibi... Bu mânâda, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, şöyle davranarak veya böyle davranarak, bizim hareketimize hizmet eden unsur veya şahıslar sayısız…
(…) Öyle de olsa gelen biziz, böyle de olsa gelen biziz; biz bu işin satrancını bileniz!..»
(Salih Mirzabeyoğlu, Kemalizmin Son Demleri, Adımlar, İbda Yayınları, 1996)
Devamını Oku »

Türk Milleti Bu Kahpelikleri Unutursa -II-


Son Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi Hazretleri'nin Batı Trakya'da yayınladığı "Yarın" gazetesi nüshalarının Türkiye Cumhuriyeti'ne sokulmasını yasaklayan; en başta Kamal'ın imzasının bulunduğu resmî kararın fotokopisi:


Son Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi Hazretleri'nin kabri:

Hüvelbâki

İşte zâir bu yerde metfûndur
Bir büyük kahraman ki pîr hûndur

Düştü leyla-i Hâk peşinde şehit
O’na zaten ezelde vurgundur

Aşk-ı Rahmân’a can fedâ etti
Gerçi dünya vefâda pek dûndur (alçak)

Dîn-i İslâm için mücadelede
Ona bir kasf-i karîn meftûndur

Hak’kın ilhâmıdır derin ilmi
Sanki ilm-i ledünle meşhûndur

Türk’te kaldıysa Müslüman nâmı
Ona İslam nâmı medyûndur

ŞEYHULİSLAM MUSTAFA SABRİ
Fikri uğrunda öldü memnûndur

Dese hâtif dönerdi memleketine
Her yasından bu mâtem efzûndur

Bir gelip çıktı (sâ’l)i tarihin
O senin en güzîde oğlundur.

El Fatiha

Hicri 1286-1373

Mustafa Sabri Efendi Hazretleri'nin Hayat Hikâyesi

ecdad99.gif (16983 Byte)Mustafa Sabri Efendi son devir Islâm âlimlerindendir. Yüzyirmiyedinci Osmanli Seyh-ül‘Islâm‘i olan Mustafa Sabri Efendi 1869 yilinda senesinde Tokat‘ta dogdu.

1954‘te Misir‘da vefat etti.

Ilk tahsilini memleketinden yaptiktan sonra Kayseri‘ye gidip, Kayseri Medresesi‘nde Divrikli Haci Emin Efendi‘den ilim ögrendi. Daha sonra Istanbul‘a gelerek huzur dersleri mukarriri (padisahin huzurunda bir konuyu etraflica anlatan) Ahmed Asim Efendi‘den ilim ögrenip icâzet (diploma) aldi.

1890 senesinde yapilan ruüs (dini ilimlerde bir derece) imtihanini kazanarak, yirmi iki yasinda Fatih Camii‘nde ders vermeye basladi. Eliiden fazla talebeye icâzet verdi.

Besiktas Asariye Camii imâmligi da yapan Mustafa Sabri Efendi, dördüncü rütbeden Osmâni ve Mecidi ilim nisânlarini aldi.

1900 yilinda II.Abdülhâmid Han‘in kitapçiligina getirildi, bir adet altin liyâkat madalyasi ve dördüncü rütbeden Osmâni nisani verildi. 1908‘de Tokat meb‘usu seçildi. Bu arada Fatih Camii müderrisligi görevini de yürüttü.

Ittihat ve Terâkki Partisine karsi çikip, o zaman yayinlanan Beyân-ül Hâk dergisinde bas yazar olarak yazilar yazdi. Ittihat ve Terâkki Partisine mensub olanlarin kendisini öldürme tesebbüsleri üzerine Romanya‘ya giderek bir müddet orada kaldi. Daha sonra Istanbul‘a dönüp Süleymaniye Medresesi‘nde hâdis-i serif müderrisligi yapti. 4 Mart 1919 tarihinde Seyh-ül‘Islâm oldu.

Yedi ay süren bu vazifesinden sonra görevden alindi.

1920‘de yeniden Seyh-ül‘Islâm olup iki ay daha bu vazifede kaldi. 1922 yilinda Istanbul‘dan Kahire‘ye giderek orada yerlesti ve Ezher Üniversitesi‘nde müderrislik yapti. Türkçe ve Arapça çesitli eserler yazmistir.

Ilimde çok kuvvetli bir derecede olan Mustafa Sabri Efendi, Misir‘da Ezher Medresesinde bulundugu sirada verdigi derslerde son derece faydali oldu.

Dogru yoldan ayrilarak kendi görüsüne göre sapik bir yol tutan Abduh ve ona aldananlarla yaptigi ilmi münazâralarda, onlarin bozuk fikirlerini çürüterek sapikliklarini ortaya koydu. Böylece birçok kimsenin bunlardan etkilenmesini önledi. Ehl-i Sünnet itikadina saldiranlarin maskelerini indirdi. Mezhepsizlere karsi sagladigi basariyi söyle ifâde etmistir. "Benim bu basarim Hakk‘i müdafa etmis olmamdandir."

Mustafa Sabri Efendi Mevkif-ul Akli vel Ilmi adli eserinde Abduh için söyle demektedir:

"Abduh‘un tuttugu bozuk yolun hülasâsi sudur : Ehl-i Sünnet itikâdi üzere tedrisât yapmasiyla taninmis olan Ezher Üniversitesi‘ni karistirip Ezherlilerin çogunu adim adim dinsizlere yaklastirmis, ama dinsizlerin bir adim bile dine, yaklasmamistir. Hocasi Cemâleddin Efgâni vâsitasiyla Ezher‘e masonlugu sokan odur. Nitekim birtakim yanlis islerin revaç bulmasi hususunda Kasim Emini‘yi tesvik eden de odur..."

Mes‘eletü Tercemet-il-Kur‘an, Savm Risâlesi, El-Kavl-ül Fasl gibi birçok eseri vardir.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi ve Azınlıkça Dergisi

Devamını Oku »

Türk Milleti Bu Kahpelikleri Unutursa -I-

- Son Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri'nin kaleminden; içmeden şuuru bulananlara... -

İstanbul'daki tâbi olduğu hükümetten aldığı resmî memuriyetten başka, Padişah'ın verdiği hususî fermanla Anadolu'da kuvvet ve nüfuz kazandıktan sonra emanete hiyanet etti ve kendi namına harekete başladı. Yani Padişah'ı aldattı. Tâbi olduğu hükümeti aldattı. Onları da ayağının altına aldı. Şimdi hiç sıkılmadan o Padişah'tan kaptığı hükümet ve devletin başına geçmiş oturuyor. Ve hiyaneti, Padişah'a ve sâir aldattığı adamlara atfediyor.

İşte memleketin dinini, hilâfetini, hanedanını, tarihini ve hatta aile hayat ve âdâbını çiğnerken, bu adamın memleketten ve ahaliden aldığı bu en büyük şeyler mukabilinde onlara gösterdiği tavizler nedir diye araştıracak olursanız, darağaçlarından başka mühim ve müsbet bir şey bulabilir misiniz?

Mustafa Kemal sayesinde memleketin bütün varlıkları yıkılmış, dümdüz olmuş ve orada yükselmiş görünen ne varsa darağacından ibaret bulunmuştur. Estağfirullah, evet, darağaçları ile beraber eller yukarı kalkmış, hatta ayaklar da!

Müslümanlık iddia eden adamlardan şimdi belki öyleleri vardır ki Mustafa Kemal'in böyle ölçüsüz sözlerle Allah'ı beğenmediğini çok görmez de bizim Mustafa Kemal'i ve sözlerini beğenmeyerek tenkit edişimizi çok görür. Yani Allah'tan korkmaz da Mustafa Kemal'den korkar. Biz de öyle müslümanların hem aklına hem de müslümanlığına şaşarız!

Tıpkı Hilâfet meselesinde olduğu gibi başta din kuvvetinden de istifade ve yardım sağlamaya sıcak bakılmış ve ardından bir sağdan geri hareketle Türk'ün dini, şeriatı, uleması kılıçtan geçirilmeye başlanmıştır. TÜRK MİLLETİ BU KAHPELİKLERİ UNUTURSA DÜNYANIN EN AŞAĞI MILLETİDİR!

Herif yaptığı işleri İslâm âlemine ve İslâm ulemâsına hiç sormuyor, lâkin onlar İslâm dininden ziyade bir türedinin hareketlerine tâbi imişler gibi arkasından te'vil yetiştirmeye çalışmaktan, bir defa da “Dur bakalım, ne yapıyorsun?” demeye vakit bulamıyor! İslâm'ın hükümet ve hilâfetini herifin istediği şekle sokmak için böyle çapraşık te'viller bulmaya hacet ve zaruret nereden hasıl olmuştu? Yoksa İslam dini ile oynanabilir de Mustafa Kemal ile oynanamaz mı?

İzmir'i fethetmiş imiş! Fethetmeye yetişmeyeydi! Çünkü onu bir İslâm fatihinin takip ettiği fikir ve gaye ile fethetmedi. Şark'ta Müslümanlığı yıkmak ve Avrupalılık mefkûresini muzaffer kılmak için fethetti.

Eğer İslâm âlemi ve İslam ulemâsı, tâ iptidasından yanlışlıkla İslâm kahramanı sandıkları Mustafa Kemal'den, İslâm'ın şeârine ve hilâfetinin hukukuna taarruz tarzında aykırı hareketler ve fena alâmetler görülmeye başladığı dakikadan itibaren bu herife karşı İslâm dininin icap ettiği vaziyeti takınsaydı şimdiki gibi iş işten geçmeden, Türkiye'nin dini ve İslâm âleminin hilâfeti hâk ile yeksan edilmeden vazifelerini idrak ve ifa etmiş olurlardı.

Din düşmanlarına karşı elimizi kolumuzu harekete geçirmeden evvel zihnimizi harekete geçirmekte bu kadar zahmet çeker ve bu kadar geç kalırsak, onlarla bizim başa çıkabilmemiz mümkün ve mutasavver değildir.

İçimizdeki İslâm dini düşmanlarının bütün maskeleri yüzlerinden düştüğü ve şapkalarına varıncaya kadar açıklık kazandığı bir zamanda, yazdığım eserlerimin birçok sayfalarını hâlâ Kemalistlerin dinsizliğinde şüphe eden Müslümanların(!) şüphelerinin izâlesine ait delil ve vesikalarla doldurmak mecburiyetinde kalmalı mı idim?

Böyle adamların ahiretteki vaziyetini Cenabı Hakk şu âyeti kerîme ile beyan buyuruyor: «Ve “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık.” diye ilâve ederler.» (Mülk/10)

Kemalistlerin, hükümeti hilâfetten ayırırken dinden de ayırmış oldukları gerek mantıkî gereklerde ve gerek din ile dünyayı veyahut din ile siyaseti ayırmak gibi yarı açık, yarı kapalı tabirler altında kendi itirafları ile tamamen sübût bulduktan sonra bunun mahzurlarının da o kadar büyütülecek bir şey değilmiş gibi sayıldığını görüyor ve Kemalcilerin İslâm dinine yönelik suikastına karşı bu derece mütegafil davranan İslâm âleminin dalgınlığından me'yus oluyordum.

“Begâfiller, dünyadan ve siyasetten ayırdığınız dini ahirete mi gönderiyorsunuz?” diye bağıran bir müslüman sesi duyulmaması ne kadar gücüme gidiyordu.

Dünyayı ve siyaseti, yani hükümeti dinin müdahalesinden kurtaracak; dini, hukuk-u medeniye ve siyâsiyesinden iskat etmiş olan bir memlekete, Dâr-ı İslâm denebilir miydi?!

Başı şeriata bağlı olmamak üzere müteşekkil bir hükümet, İslâm hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise, öyle bir milletin de kişilerce isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslâm dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi.

Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor. Fakat bunlara bedel Türkiye dışında, Ankara hükümetinin din ve dünyayı birbirinden ayırmaya ve bu sûretle dini ahirete bırakarak dünyadan vücudunun izâlesine mâtuf icraat ve kararlarındaki cinayeti Mustafa Kemal'in hatırı için kapatmaya veya hafif göstermeye çalışan müslümanların(!) ve bilhassa akıllılarının vaziyetleri, İslâmî kaideler nokta-i nazarından pek tehlikeli bir halde bulunuyordu.

Demek ki herif, Anadolu'nun ortasında kurduğu dinsiz hükümetle, bir taraftan 600 seneden beri ve belki daha fazla bir müddetle İslâm dinine göğsünü kale yapan bir milleti toptan ilhada sevk ederek din ve dünyalarını tahrip ettiği gibi, bu icraatı kendilerine tasdik ettirdiği uzaktaki müslümanların dinî vaziyetlerini de tehlikeye sokarak onlara da az zararı dokunmuş olmuyordu.

İşte ey okuyucu! Mustafa Kemal'in inkılâplarının geçirdiği bu devirleri ve merhaleleri sakın unutma; ki bu oyunların ne acâip yollardan geçerek şimdiki uğursuz ve çelişik neticelere vasıl olduğunu anlayabilesin.

Koca kahramanlar(!), bir taraftan hilâfet hükümetini ve bizzat halifeyi İngilizlere satılmış göstermekle lekelemeye çalışırken asıl kendileri devletin hilâfetini, İslâm kanunlarını, milletin dinini ve tarihini İngilizlere, Fransızlara ve İtalyanlara satmışlar!

Memleket satmak iftirasıyla kıyas kabul etmeyen bir hakikat olmak üzere kendileri memleketin ruhunu ve namusunu satmışlar! Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?!

Özellikle halife ve hükümet hakkında, memâlikini İngilizlere sattılar diyerek Mustafa Kemal şirketinin yaptığı hokkabaz yaygaraları akıl ve mantığın kabul edemeyeceği ve hilâfetin sübûtuna şahit olduğu bir müfterî efsanesi mahiyetinde bulunduğuna nazaran, bu müfterîler memleketin namusu ile beraber milletin akıl ve mantığını da yok pahasına satmışlardır. Öyle olmasa para ile satın aldıkları Türkiye'den İngilizleri hangi kuvvet çıkarabilirdi?!

İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların ve sâir devletlerin İstanbul'dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir!

Kemalistlerden biraz para ile, daha ziyade zorla aldıkları Musul'da bakınız İngilizler nasıl yerleşmiş oturuyorlar! Denizlerin hâkimi olan İngiliz'in elinden iç karadaki Musul'u kurtarmaya kadir olamayan Kemalist kuvveti, açık boğazların bitişiğinde bulunan İstanbul'u nasıl kurtarabilirdi?

Acaba İngilizler İstanbul'u bırakıp giderken onu kendilerine satan adamlardan paralarını geri almaya da vakit bulamamışlar mıdır? Bu sıralarda başbâyi Halife Vahidüddin de hazır Türkiye dışında bulunduğuna nazaran, İngilizler paralarının karşılığında rehine olarak kendisini niçin zabt ve tevkîf etmediler?

Diğer İ'tilâfcı bâyiler de İstanbul ve Türkiye kıymetindeki İngiliz liraları ceplerinde bulunduğu halde İttihat ve Terakki firârîleri gibi Avrupa'nın lüks şehirlerinde ve mükellef otellerinde safa sürmeyi bırakıp da Arabistan çöllerinde ve Balkan kayalıklarında oturmak istemeyi neden tercih ettiler?

Hangi tarafa bakılsa, sokak politikacılarının süprüntü propagandalarından ibaret olduğu görülen iftira tozu dumanı arasında dinini, namusunu pazara çıkardıkları Türk milletinin “memleketini satmak efsaneleri” ile de akılları üzerlerine heva oyunu oynayan hokkabazların oyunlarının mahiyeti Türkiye'de ve İslâm âleminde tamamen anlaşıldıktan sonra, hâlâ bu oyunu ara sıra tekrar etmekten utanmayan kalemi ve vicdanı nasırlaşmış yazarlar Türkiye'de bulunduğu gibi, Türk milletinin aklı üzerinde oynanan bu hava oyunlarının Türkiye dışındaki komisyoncu şubeleri de gazete adı verdikleri kepâzelik yaftaları ile daima bu hava ve iftira oyununu tekrar ederek mültecilerin arkasından "Vatanlarını satanlar" diyerek ürürler!

Türk milliyetinin miyarını, Müslüman Osmanlı ve Selçuklu Türklerinden alarak onlardan evvelki putperest ve yahut en sonraki hevâperest ve zenperest Türk'ü kâle almayışım, Türk'ün tarihindeki şan ve şerefinden bugün elde mevcut lisanına kadar nesi varsa hepsinin Müslüman Türk devirlerine ait olduğundandır.

En eski Türk'ün Bozkurt Masalı'ndan başka bir şeyi olmadığı gibi, yeni Türk'ün millî övgü ve eserleri adına bir Frenk şapkası ile bir Latin hurûfu ve bir de İsviçre Kanunu vardır.

Kanun-u Esasî'nin başına devletin dinini yazmaktan maksat da, devleti teşkil eden milletin, kendisinin kıymet ve muhafazasına memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önem verdiği mukaddesatının başında dininin bulunduğunu hükûmete anlatmak ve ona göre hareket etmesi için hükûmeti taahhüt altına almaktır.

Şimdi milletle hükümet arasındaki esas mukavelenâmeden din maddesinin kaldırılmasına razı olan Türk milleti, millî maksatları arasından dini çıkararak nazarında kıymet ve ehemmiyeti kalmadığını kabul etmiş ve hükümeti de artık dinine hürmet ve riayet mecburiyetinden âzâde bırakmış oluyor.

Demek ki Kanun-u Esasî'de mevzubahis olan devletin dini, hakikatte milletin dinidir. Ve onu yürürlükten kaldırmak, milletin dinini yürürlükten kaldırmaktır! Dini hakkında bu düşüşü kabul eden millet nasıl dinli kalabilir?!

Meselâ hükûmet, dünkü gün camilerin bir kısmını fazladır diyerek yıktığı gibi yarın da bir bahane ile kalan camilerde cemaatla namaz kılmayı yasaklasa, din kaydı ile mukayyet olmadığını kabul ettiği hükûmetine karşı milletin bir şey demeye hakkı olamaz. Çünkü hükûmetin mukayyet olmadığı hususlarda istediğini yapmaya mezun olması lâzım gelir.

Dinin dünyadan, bir başka tabirle, hükümet ve siyasetten ayrılmak meselesini çıkaranlar İslâm dinine en kestirme yoldan suikast etmek istemişlerdir.

Müslümanlığın kuyusunu kazmak için düzenlenen Kemalist kaziyyesinin en müthiş kısmını bu nokta teşkil ettiği hâlde bunu haddizatında Müslümanlığa sığar bir şey gibi göstererek Müslümanların gözüne perde çeken gizli din düşmanları bizim aramıza girmiş, teker teker millet fertlerini dinsiz yapmak müşkil olacak ve uzun sürecek, belki de dinsizler üzerine tehlike davet edecek olduğundan, böyle yapmaktan ise hükûmeti dinsizleştirip bundan halkın dinine zarar gelmez dersek, sonra dinsiz hükümet de, milletin dininin icabına bakar demişlerdi! Bu açık dönme dolabın anlaşılmayacak neresi var?!

Dindar ahalinin başına dinsiz hükümeti niye dikiyorlar?! Böyle bir hükûmeti, hâlâ müslümanlık davasında bulunan millet kabul etse bile, Müslümanlık kabul eder mi? Yok, yok! İslâm dini, kendisini tanımayan hükûmeti tanımak gaflet ve zilletinde bulunamaz!

Türkiye'de devletle dini ayıranlar, dine inanmadıklarından, düşmanlıklarından ayırdılar. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat İslâm dinine inanmakla beraber din ve devlet ayırımına İslâm'ın müsâde edebileceğini sananların da, Müslümanlığı hiç bilmediklerine hükmetmek lâzım gelir.

Bir kere “devlet” ve “hükûmet” tabirleri birbirinden farklı olarak, “devlet”e halk dâhil olduğundan başka, farz ve takdir olarak mezkûr Anayasa maddesindeki “devlet”ten “hükûmet” mânâsı kastedilmiş olsa bile “millî hükûmet”, “halk hükûmeti”, “cumhuriyet hükûmeti” adları bile, özellikle böyle millete izafe edilen bir hükûmetin açıktan dinsizliğini ve Müslüman hükûmeti olmadığını ilân etmesi üzerine de, onu hâlâ kendisine hükûmet ve metbû tanıyan ve onun din kanunları yerine kasten ikâme ettiği dinsiz kanunlara rızası ile itaat eden millet, teker teker kişiler itibariyle değil de toptan irtidat etmiş olacağı gibi, dindar millete dinsiz millî hükûmet teşkil etmelerini tecvîz ve tavsiye eden dışardaki tevilci Müslümanların kendileri bile içerdeki milletle beraber dinden çıkmış olurlar; ki bunu kabul etmemek küfür inadı değilse, budalalığın en son derecesidir!

Milletin dini varmış da kendisi muzâf olmak üzere niye dinsiz hükûmet teşkil etmiş? Millî hükûmet, milletin mümessili olduğuna nazaran; dindar millet nasıl olur da kendisine dinsiz mümessil tayin ederek kendi namına ve kendi üzerine dinsizce icrâ-i ahkâm olunmasını kabul eder? Bu açıktan açığa küfre rızâ değil midir?

Hükümetim benim üzerimde ahkâm-ı diniye ile hükmetmesin de başka ahkâm ve kanunlarla hükmetsin; ben üzerimde şeriatın, yani Allah ve Rasûlü'nün hâkim olmasını istemem demek, ne demektir? Mesele bu kadar açık olduğu hâlde her havaya uyan ve dinlerini kendilerine oyuncak yapan yalancı müslümanlar, zırva tevili tarzındaki sözlerle Kemalistlerin savunuculuğunu ve yalancı şahitliğini yapmakta devam ediyorlar.

Siirt Mebusu'nun teessüfle hikâyesine nazaran, baksanıza Avrupa'da Kemalistler'in dinsizliğine inanmayanlar varmış, ki Kemalistler “hâlâ yaranamadık” diyerek en ziyade buna kızıyorlar. Acaba onlar da beriki müslüman avukatlar gibi ahmak oldukları için mi inanmıyorlar? Yoksa bu da Kemalist küfrünün dünyada bile hüsranını gösteren ilâhî bir hüküm mü?

İslâm dinini ayaklar altına aldığı gibi İslâm ulemâsını da tekmelerle susturarak pabuç hırsızına çeviren bugünkü Türkiye'yi hem de dinî ve şer-i bir dille savunmaya ağzı varan ulemânın hâlâ bu fena dünyada bulunduğunu ve insan sıfatıyla insanlar arasında gezdiğini gördükçe, alçaklığın bu derecesine karşı hayretten nefrete, nefretten hayrete düşmekle yüreğimin hızını alamıyorum...

Ees-seyfü'l-meslûl fevka rikâb-ı a'dâyi'l-İslâm fî Ankara (Ankara'daki İslam düşmanlarının ense kökündeki, kınından sıyrılmış kılıç) Mustafa Sabri
Devamını Oku »

Doğu - Batı Arasında Kanadı Kırık Aliya

Üsküp Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Jakim Sinadinovski, “Makedonyalı Müslümanların Dünü ve Bugünü” adlı kitabında, “İslâm’a girmiş Makedonyalılar” tezine karşı çıkar. Buna göre, Makedonya’daki Müslümanlar mânidar bir şekilde dinî faktörün etkisi altında ortaya çıkmış ayrı bir etnik grupturlar. Müslümanlar, -bu gruba ayrı bir kimlik kazandıran lisanî anlatım, giyim, ananevî/ahlâkî normlar, mesken ve yemek kültürü ve hatta iktisadî hayat tarzı bakımlarından Makedonyalılardan farklılık arz ederler. Kitap, Üsküp’te, 1988 başlarında yayınlandı.
(İlginç, değil mi? Meselâ müslüman olmuş bir Alman, “müslüman olmuş bir Alman” mıdır sadece? Kendisine ayrı bir kimlik kazandıran yeni jargon/diyalekt/üslûp, yeni giyim, yeni ananevî/ahlâkî normlar, yeni mesken ve yeni yemek kültürü ve yeni iktisadî hayat tarzı bakımlarından Alman mıdır hatta artık? Veya Kemalistleşmiş bir Türk, “Kemalist olmuş bir Türk” müdür sadece? Kendisine ayrı bir kimlik kazandıran yeni jargon/diyalekt/üslûp, yeni giyim, yeni ananevî/ahlâkî normlar, yeni mesken ve yeni yemek kültürü ve yeni iktisadî hayat tarzı bakımlarından Türk müdür hatta artık?! M.S.)

Psikologlar dahî, yazmanın “erkekçe” ve “kadınca” bir tarzı, bir erkek ve kadın edebiyatı, hatta okumanın “erkekçe” ve “kadınca” tarzları olduğunu ileri sürmektedirler. Milorad Pavic, “Hazar Sözlüğü” adlı eserinin biri “eril” diğeri “dişil” olmak üzere iki versiyonunu yazmıştır.
(Modern okuma ve yazmaların eril veya dişil olduğunu söylemek güç şu hâlde. Biseksüel / Hünsa / Cinsiyetsiz okumalar ve yazmalar... M.S.)

Antropolog Glina Isaac şöyle diyor: “Bir şempanze insan davranışının özelliklerini tasvir edebilseydi, öncelikle yiyeceğin grubun diğer üyeleriyle paylaşılması hususuna değinirdi.”
(“Aferin!” diyorum Darvin’e, boş söz değil söylediklerim, kulak verin söylediklerime:
İnsan keyfiyeti uçmuşsa eğer… Ve eğer sırf şekilse insan, elli, ayaklı, kaşlı, gözlü, bıyıklı, saçlı… Ve eğer fark iki ayak üstünde durmaksa “yakınlarından”… Hiç de mühim değil a insancıklar! Neden mi aferin Darvin’e? Görmüş derim, doğuracağını kendi yüzyılının, bu yüzyıl insanını. Cansız mankenden, şişirme lastik insandan, keyfiyetçe farksız insanı. Bak, bak, bak; hiç keyfiyet arayan var mı? Hepsi şekil arar maymunla insan arası. Lâf aramızda, püskürtüsü olmasa dev insanların, hani görünürdekiler insansa, sahici maymun diyesim gelir. Kendi payıma, keyfiyetimle ayrılma savaşındayım maymun adamlıktan. Adamlık öylesine maymunluğa düştü! 28 Mart 1981, Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya –Yılanlı Kuyudan Notlar-, s. 65)

Din ve sanatın gerçek bir tekâmülü yoktur. Sanat ve Ahlâk alanında olduğu üzere, Din’in tarihi de onun inhitatının tarihidir.
(Şu meâlde birşeyler kalmış hafızamda; Külliyat’tan: İnsanlık tarihi, Peygamberler tarihidir. Aradaki nisbi iniş ve çıkışlar mahfuz; Ufuk Peygamber’e kadar bir terakkî, Ufuk Peygamber’den sonra bir inhitat halinde insanlık. İnhitat: İnme, iniş... M.S.)

Netice olarak dünya tarihi, ruhun zaman üzerindeki açılımıdır.

Din’in ilân ettiği, ama Darwinciliğin ilga ettiği, “insan hayatının kudsiyeti” meselesi...

Tefekkür ve cezbe, zıt yönlerde ilerleyen iki farklı ruhî faaliyettir. İlki dışarıya dönük, diğeri ise içeriye, ruha veya bene dönük. Burada aklıma Hindistan geliyor. Bazen öyle görünmektedir ki, bir anlık tefekkür çabası, hatta tek vazıh bir düşünce, Hint ruhunun tüm mûcizevî yapısını yıkabilir.
(İki Hadis-i Şerif meâli: “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır” Suyutî, Camiu’s-sağir, 2/127; Aclûnî, I/310 “Hazreti Rahmân’ın cezbelerinden tek bir cezbe, ins ü cinnin amel(leriyle elde edilen kurbete) denktir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/397 Bu bölümün son paragrafına bakınız; Aliya’nın ikinci kanadı malesef kırık. M.S.)

Kültür ve Medeniyet, Atina ve Roma... Hegel şu netice’ye varır: “Roma, bir haydutlar hükümeti olarak kurulmuştu. Romanın virtusu (fazileti) cesarettir. Bu her türlü şiddetle irtibatlandırılabilir.
(Atina’nın virtusu? Üstad’ın, “Roma nizamı, Yunan aklı, Hristiyan ahlâkı” terkibini bugünki Batı için şöyle indirgeyebilir miyiz: “Roma şiddeti, Bizans kurnazlığı, Protestan kölelik.” M.S.)

“İsauriya kralı Lion, ısrarla putları (idol/ikon) yok etmeyi sürdürdü ve MS 754’te putperestliğin (idolism/ikonizm) şeytan icadı olduğunu ilân etti İmparatoriçe Irene, 787’deki İznik toplantısından onları tekrar koyma kararı aldı ve nihayet İmparatoriçe Theodora 842’de onları onayladı, resim düşmanlarına karşı etkili bir şekilde hareket etti. Bununla birlikte Batı, 794’teki Frankfurt Kilisesi sinodunda putperestliği reddetmiş ve resimleri alıkoymakla birlikte Yunanlıların hurâfelerini şiddetli bir dille eleştirmişti. Ancak Ortaçağ sonlarında yavaş ve sessiz bir ilerleyişin ardından putperstlik genel kabul gördü.” (Hegel, Tarih Felsefesi.) Yorumum: Hristiyanlığın açık şahsî karakterini gözönünde bulundurduğumuzda, putların ve resimlerin zafer kazanması, bu çatışmanın tabiî neticesidir.

Yunan eğitimi ve özelde Yunan ve Roma dünyalarının felsefesi, Kilise’nin ortaya çıkışına aracılık etmiştir. Hristiyanlık, konsüller ve tamamen Yunan ve Roma felsefesinde eğitim görmüş olan kilise babaları aracılığıyla neredeyse dogmatik bir sistem olmuş; Kilise adeta tamamen gelişmiş bir hiyerarşi hâlini almıştır. (Hegel, Tarih Felsefesi)
(Öyle. Ortodoks ve Katolik kiliselerdeki yönetim şekli ve ayin düzenleri Roma ve Bizans devletlerinin kopyasıdır. M.S.)

Hristiyanlar, ızdırap ve haça gerilmeyle ilgili acıklı hikâyeleri öylesine takıntı hâline getirmişlerdi ki, “başarı” fikri onlara tiksindirici geliyordu.
(Ya Yahudiler? Tam tersi ile formüle edebiliriz: Yahudiler “seçilmiş millet”, “arz-ı mev’ûd”, “Kral Tanrı”, “Kral Peygamber”, “Judaizm’in dünya hakimiyeti” gibi başarı hikâyelerini öylesine takıntı hâline getirmişlerdir ki, “ilkeli ve ahlâklı olmak” fikri bile onlara tiksindirici geliyor. Ve bir yanda “başarı ne haddimize bizim” zanneden dünkü ezik müslümanlar, bir yanda “başarana kadar her yol mübah” diyen bugünkü yırtık müslümanlar. Bu ikisinden de ırak olsa gerek “gerçek ve derin Müslüman”! M.S.)

Psikoloji, bir ruh bilimi değil.
(Psihi, ruh değil. M.S.)

Tam anlamıyla örgütlenmiş “sosyal bakım hizmetleri (sosyal devlet M.S.)”, fertlerin sosyal (beşerî) davranışlarını zayıflatır; insanın insana bakması yerine, tam bir kayıtsızlık ve bakım yokluğu ortaya çıkar.Kundera’nın romanlarındaki fikirlerden biri budur. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, ferdin sosyal bir refah projesi konusundaki mutlak sorumsuzluğu hakkındadır.
(Bakınız: “Sosyal Devlet, Yıkılacak Elbet”; http://mustafasaka.blogspot.com/2007/10/sosyal-devlet-yklacak-elbet.html Ve yıkılıyor; budur anlamı, küresel ekonomik krizin. M.S.)

Sanatçı dindar olmasa dahî, sanat dinîdir.

Sanatta, kelimenin tarihî anlamıyla ileri veya geri diye birşey yoktur. Hiç kimsenin, sanatta gelişme veya geri kalmanın ne anlama geldiğini izah edebildiğini görmedim. Tam olarak söylemek gerekirse, sanatın ne teorisi, ne de tarihi vardır. Tarihî gelişim ve ilerleme (denilen şey M.S.), insanlığın gerilemesi ve inhitatı olarak da tanımlanabilir.

Eyüp, Eyüp Kitabı’nda (7. ve 14. bablar) ölümden sonra hayat olmadığını söyler. Davud da, oğlu öldüğünde aynı şeyi söyler. Gerçekte ise ne Hazret-i Eyüp, ne de Hazret-i Davud böyle bir şey söylememişlerdir. Bu inkâri bu dünyaya yönelen Yahudi ruhunun sonradan icat ettiği bir anlayıştır.
(Yahudi’nin “Kral Tanrı - Kral Peygamber” itikadının ve “dünyevî başarı”yı bütün değerlerin üstünde görmesinin muharref kitaptaki yeri... M.S.)

Ateistlerde ve materyalistlerde, mukaddes olan ve insanoğluna saygıyla bakmamızı sağlayan her şeyi yıkmaya yönelik açıklanamaz bir arzu var.

Tarihçiler, teologlar, ahlâkçılar ve diğer birçokları bakımından en ilginç sorulardan biri, dinî bir mesaj ve misyonun taşıyıcıları durumunda olan Yahudi halkının tarih bıyunca niçin vakıa olarak materyalist bir felsefe ve ateizm ortaya çıkarıp durduğu sorusudur. Bunun izahı, münhasıran bu dünyaya, Arz-ı Mev’ud’a (şimdi ve burada) yönelişte aranmalıdır.

Yahudi halkının ızdırabı da tarih boyunca Tanrı ve ahlâk kanunları konusunda dâimî bir hayâlkırıklığı kaynağı olmuştur. Bu hayâlkırıklığından şüphe ve isyan ruhu doğmuştur.

Yahudi ateizmi gariptir. Tanrıyı inkâr etmez, fakat onu tanımayı ve kutsamayı reddeder. Her din, bu dünyanın bir mükâfat değil bir ayartma, bir fitne olduğuna inanır. Oysa Yahudiler böyle düşünmez ve onların ateizmi de budur.

Hazret-i İsa’nın ızdırap tarihi, Yahudilerin ümit ve beklentilerine tamamen zıttır.

Japonların kendilerine ait bir felsefe veya dinleri yoktu. Şintoizm, Çin kökenlidir. Çin ile Japonya arasındaki ilişki bana kadim zamanlarda Atina ile Roma yahut Yeniçağda Avrupa ve Amerika arasındaki ilişkiyi hatırlatır. Japonya, Asya’nın Amerikasıdır ve bu benzetme bazen neredeyse eksiksizdir.

Şartlı refleks nazariyesinin kurucusu Pavlov her Pazar kiliseye giderdi. Oysa dine şartlı refleks nazariyesinin kaziyyeeleri kadar aykırı hiçbir şey yoktur.

St. Ambrose, “bedenine dokunma hazzına kapılmamak için hayatı boyunca hiç banyo yapmadı. 14. Louis’nin ayak kokusu birkaç metre öteden duyulabiliyordu. Leonardo da Vinci yatağa çizmeleriyle birlikte giriyordu ve onları çıkarmadığı için de çizmelerini ikinci derisi oalrak görüyordu. Argon kraliçesi Isabel, “Kişi bir doğumda, bir de düğün gecesi banyo yapmalı” görüşünü benimsemişti. Merkezî ve Güney Avrupa’da güçlü bir hijyen geleneğinin bulunmadığı açıktır. Utanma ve cizmânî günah hakkındaki Katolik vaaz, Avrupa halklarına putperest dönemlerdeki Roma hamamlarından çok daha yakın geliyordu. Tıp tarihçileri, ölüm oranlarındaki hızlı ve anî düşüşün yani ilaçlar sebebiyle değil, öncelikle daha yüksek bir hijyen düzeyine ulaşılması sebebiyle olduğunu keşfetmişlerdir.

Batı’da sağcılar mağdurun hakkını savunurlarken, solcular bir kaide olarak davalının bağışlanmasına çalışmışlardır. Suçları açıklayan ve suçluları bağışlayan teoriler icad etmek moda hâlini almıştır. Bu durum, yüzyıllar boyunca yürürlükte olan aşırı acımasız ceza kanunlarına duyulan tepkinin neticesiydi.

İslâm’ın insana ve ve onun saygınlığına olan saygısı, öncelikle sevgi ve af yoluyla değil, şnsanî sorumluluk prensibi yoluyla ortaya konulur. İnsan sorumludur ve bir suçun cezası hem insan haklarını hem de suçlu da dahil her insanın insanî saygınlığını biraraya getirir.

Zeka, insanın en insanî vasfı değildir. Zeka, ancak gerçek dünyada benzer insanlarla etkileşime girerek elde edilebilecek olan bir tecrübe tipini gerektirir.

Newton ya da Einstein fiziğinin tüm gerçekleri, tüm astronomi, biyoloji ve psikoloji bilgisi bizi kayıtsız bırakabilir. Sadece hesap verme fikri heyecan verici ve hakikidir.

Tarih, Marksistlerce ifade edildiği üzere “kendisinde insan hâline geldiği bir süreç” değildir. İnsanın tarihi yoktur. O şimdi neyse ve gelecekte ne olacaksa, başlangıçta da odur.
(Külliyat’tan, mealen: İnsanın tarihi Peygamber tarihidir; ne olduğu ise Peygamber’e nisbetle. M.S.)

Yeme, bir zorlamaya (tabiat kanununa) uyarak yapılır. Oruç ise iradenin en büyük ifadesidir, bir özgürlük fiilidir. Orucun en büyük anlamı, herhangi bir tıbbî sebepten ziyâde bu özgürlüktür.

Ahlâk, ancak vazife prensibine dayandırılabilir ve bu prensip de dinden kaynaklanır.
(Bir oksimoron: Ahlâklı dinsiz. M.S.)

Mutlak bilgiyi sunuyormuş gibi gösteren bilim, inkâr ve nihilizmle sonuçlanır.

Batılı bir insan bir dağın zirvesine tırmandığında, Tevrat’ın emrine ittibâ ederek zalim dağla şavaşmış ve onu yenmiştir.
(Yaban TV’de çok iyi görebilirsiniz bunu; bir Batılı avcının bir avı yere yıktığı andaki sözlerine ve davranışlarına bakın, bir de bir Doğulu avcının aynı andaki sözlerine ve davranışlarına... M.S.)

Hayatın abesliği ve gayesizliği, karakterleri zâlimâne şiddet patlamalarına götürür.
(Amerika’dan Almanya’ya da sıçramış olan “amoklauf”lara dikkat! M.S.)

Zanaatın bittiği yerde sanat başlar ve artık eğitim sözkonusu olmaz. Bu sınırı geçen sanatçı, kendi yoluna devam eder.

Hristiyan ahlâkı sevgi üzerine yoğunlaşır. İslâm ahlâkı ise iyi amel üzerine. İlki bir duygudur, ikincisi bir fiil.

Gazzali’yi yorumlayan modern yorumculardan bazıları, -kanaatimce doğru bir gerekçeyle- Gazzali’nin eserlerinde bir tür Hristiyan ruhaniyeti bulunduğuna işaret ederler. Gabrielli’nin görüşüne göre, Gazzalî’nin eserleri, gelecek yedi asır boyunca müslümanları ruhen besleyip yetiştirecekti. Kanaatimce bu eğitim, İslâm âlemini, bilim dahil gerçek, gündelik, sosyal meselelerden uzaklaştırmıştır; gelmekte olan asırları İslâm’ın “Ortaçağ”ına dönüştürmüştür.
(Baştaki iki Hadis-i Şerif meâlini tekrar okuyalım: “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır” Suyutî, Camiu’s-sağir, 2/127; Aclûnî, I/310 “Hazreti Rahmân’ın cezbelerinden tek bir cezbe, ins ü cinnin amel(leriyle elde edilen kurbete) denktir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/397 Aliya’nın ikinci kanadı malesef kırık. Rahmetli bir kanadı kırık garip kuş; “Doğu ile Batı arasında bir kanadı kırık Aliya”... M.S.)

(Aliya İzzet Begoviç, Zindandan Notlar, Klasik Yayınları, 3. Basım, 2006 İstanbul)
Devamını Oku »

Risale-i Kudsiyye Şerhi'nden -I-

«Şeyh İsmetullah Müceddidî Hazretleri’nin 1271’de Nakşibendî’nin usûlüne dair yazmış olduğu Risâlet-ul Kudsiyye adlı Türkçe manzum eserini, özellikle kardeşlerime tavsiye ederim. Hakîkaten çok güzeldir.» (İsmail bin Mahfûz, Özleşme Yolu, s. 103)
İnsan, “eûzü” diyerek günah kapılarını kapatır; “besmele” çekerek tâat kapılarını açar. Hakikî istiâze sırf söz ile olmaz; onda kâlb huzûru ve sözün hâle ve fiile uygun olması lâzımdır. Lisan “eûzü billah” derken, hâl ve fiil “şeytana sığındım” dememelidir.

Kul Mevlâ’ya sığınmakla, sanki Mevlâ’nın kucağına sığınıyor. Bu fadeler mecazîdir; akla yaklaştırmak içindir. Eğer Mevlâ’ya sığınırsan, seni şeytan bulamaz; yoksa câmide de, Mekke’de de olsan bulur.

Râbıta, biiznillah cinleri def eder. Onun için, kimse râbıtadan şüphe etmesin; râbıta en büyük kaledir, içine giren kurtulur.

Her belâ, her günah zikirsizlikten ileri geliyor. İmam-ı Gazâlî Kuddise Sırruhû Hazretleri, “Bir lâhza dahî zikirden boş kalanı, yumurtanın beyazının sarısını kaplaması gibi şeytan kaplar ve o zaman şeytan ona ne olsa yaptırır.” buyuruyor.

Her kim Allah katındaki mertebesini bilmek isterse, Allah-u Teâlâ’nın kendisi yanındaki yerine baksın. Çünkü kişi Allah’a ne kadar değer verirse, Allah da ona o kadar değer verir.

Eğer şeriat ve tarikat ehli olursanız, size toz konmadan yaşarsınız; sonunda da imanla ölürsünüz. Ama kendimize güvenmek de yok; hepsi Allah’ın Celle Celâluhû izni ile olacaktır.

“Sevdiklerinizden infak etmedikçe aslâ Birr’e (takvâya ve iyiliğe) ulaşamazsınız.” (Âl-i İmran Sûresi: 92) İnsanın en sevdiği şey kendi nefsidir. Sevdiklerinden vermedikçe takvâ makâmına ulaşamıyorsa, kendi varlığından geçmeden Allah-u Teâlâ’ya nasıl ulaşacak?!

Bu gönüldeki ağırlıklardan geçip Hakk’a gidelim. Bu yükler oldukça, kâlb Allah’a dönmüyor.

İstikbâl kazanacaklarmış! İstikbâl ne; biliyor musunuz? İstikbâl mezardan sonra başlar. Dünyanın istikbâli için çobanlık edersin, dilencilik edersin, merdiven silersin; yine de bir çâre bulursun. Orada bunları yapamazsın. İşte o istikbâle çâre düşünmek lâzım.

Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, ins ve cinnin ameline müsâvî olur.

Peygamber Efendimiz Sallâhu Aleyhi Vesellem, Cebâil Aleyhisselâm’a sordu: “Allah-u Teâlâ beni âlemlere rahmet olarak gönderdi. Sen de o âlemlerden birisin; sana ne gibi rahmet oldum?” Cebrâil Aleyhisselâm dedi ki: “Şeytan bunca sene kılı kırk yararcasına bize vaaz etti. Sonra kovuldu. Hepimiz korkuluyduk. Tâ ki sen gelinceye kadar. Ne zaman ki ben sana: “Onu emîn olan Cebrâil indirdi.” (Şuara Sûresi: 193) âyet-i kerîmesini indirdim. Allah-u Teâlâ bana “Emîn” buyurunca, ben “Elhamdülillah” dedim.

Zevken, bu “himmet” meselesini anlamak için, zikre ve sohbete devam etmek lâzımdır.

Allah Teâlâ Hazretleri, bizi makam olarak daha yükseklere çıkarmak için indirdi.

İki türlü safâ vardır. Birisi dünyadan alınan zevk-ü safâ. Diğeri de ibadetten alınan zevk-ü safâ. Bunların ikisinden de geçmelidir.

Aişe vâlidemiz Radıyallâhu Anhâ bir gün: “Yâ Rasûlallah, bulutsuz yağmur yağdığını gördüm.” dedi. Efendimiz de: “Elhamdülillah! Allah gözünden sebepleri kaldırdı.” buyurdular.

Âdemoğlunun eğer edebden nasibi yoksa, âdem değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark, edebdir. Gözünü aç ve dinle! Mevlâ Teâlâ’nın bütün kelâmı, Kur’an’ın bütün ayetlerinin mânâsı edebden ibarettir.

Şeriat, tarikat ve hakikat; hepsi ilim ve edebden ibarettir. Namazın farziyetini, kılınış şeklini bilmek ilim; bilindiği gibi yapılması edebdir. Tesettür emrine riâyet etmenin farz olduğunu bilmek ilim; giymek edebdir.

Aziz ve Celil olan Allah’ın âlemlerde gölgesi olan padişahlara (İslâm memleketinin muhâfızı olan müslüman hükümet adamlarına) dua etmek, Nakşibendî tarikatının usûlündendir. Nasıl dua etmeyelim ki?! Onlar tebâsının dinini, namusunu, nefsini, malını, canını koruyor. Bu sayede halk rahat ediyor; kötülüklerden, fenâlıklardan uzak kalıyor; dünyevî ve uhrevî vazifelerini huzur-i kâlble yapıyor. Ey kişi! Bu padişaha nasıl dua edilmesin, ki o olduğu müddetçe bu cihanda yıkılma olmaz. İslâm’a zeval gelmez. Çünkü o hem dinimizin, hem dünyamızın muhafazasına çalışıyor. Kur’an’dan ve Resûlullah’dan ayrılmamamıza yardım ediyor.

Mevlâ Teâlâ bizi muttakîlerden etsin; zâhiren ve bâtınen, kavlen ve fiîlen hep şeriat üzere olalım. O zaman çok muvaffak oluruz.

Müslüman idareciler lâzım! Zenginlerden zekatlarını tam alarak fakirlere versinler, ki dünya düzene kavuşsun.

Müslüman idareci ile din tamamlanır. Ancak o zaman Kur’an okunur; tefsir, fıkıh, arabca, hadis, akaid, tasavvuf okunur. Gereği üzere amel edilir; doğru fetva verilir. Büyük adamlar bu şekilde yetişir. Valiler, hâkimler, komutanlar, kaymakamlar bunların içerisinden seçilir. İbadetlere dikkat edilir; nikâhlar, talâklar, vekâletler, kefâletler, alış-verişler gibi bütün muâmelât, insanların işlemiş olduğu suçların cezası olan bütün ukûbat, Kur’an’ın ahkâmına uygun olarak yerine getirilir.

Dünyevî ilimleri okudular; uhrevî ilimler ne olacak? Para getirmiyor diye Kur’an’a bakmıyorlar. Dertleri Nemrut, Kârun gibi dünyalıktı; onu da yaşadılar. Âhiret’te onlara pay yok. Âhiret’te hâlleri ne olacak? Kur’an okumayan delidir. Onlar delirdiyse, biz delirmeyelim. Kur’an’a bakmayan, Kur’an’ı bileni öne koymayan delidir. Bu iş çok ince noktadır. Delilerle bizim işimiz yok.

Hadis-i Şerif’te buyurulduğu gibi: “Kim Allah için ilim talep ederse, Mevlâ Teâlâ onun rızkına ummadığı yerden kefil olur.” Böyle bir müjdeden sonra rızık endişesini bırakalım. Derdimiz, dinimiz olsun. Bizi yaratanı râzı etmek olsun.

Allah-u Teâlâ bunları bana sizin bereketinizle söyletiyor. Cemaatte bereket vardır. Ama siz kendinize toz kadar kıymet vermeyin sakın. Ben sizi methederim, o başka.

Bir farz, bir sünnet, bir edep terkedilse; bir kadın çarşafını çıkarsa, bir erkek sakal bırakmasa, bir şahıs namazını terk etse, oruç tutulmazsa, zekat verilmezse, yani şeriatın emirlerinden bir tanesi dahî yapılmazsa İslâm zayıflar, küfür kuvvetleşir.

Bütün Osmanlı padişahları, İslâm’ın onlara verdiği heybet ile bütün kâfirleri korkudan titretiyorlardı.

Bizim ismimiz şeriatçı olduğu gibi kendimiz de tam şeriatçı olsaydık, iş tamam idi. Amma tam değiliz. Allah-u Teâlâ tam etsin. Zira Mevlâ Teâlâ, şeriatı tam mânâsı ile yaşayan kimsenin arkasındadır.

Biz arazi iddiasında değiliz; lâkin, bir karış yer düşmana gidince kuvve-i mâneviyemiz gidiyor, o da gidince dini tatbik etmek zafıflıyor.

“Nekir”, hiç tanınmayan demektir. “Münker” de aynı mânâyı ifade eder. Bu melekler, yüzleri siyah, gözleri yeşil, yani hiç görülmemiş bir şekilde olduklarından böyle isimlendirilmişlerdir.

Efendi Babam Ali Haydar Efendi Kuddise Sırruhû Hazretleri buyururdu: “Oğlum Mahmud! Din-i Mübîn-i İslâm’ın bekâsı emr-i bil mâruf, nehy-i anil münkere; inkırâzı (yok olması) ise emr-i bil mâruf, nehy-i anil münkeri terk etmeye bağlıdır.”

Bazıları dünya işlerinde birbirlerine yardım ediyorlar, Âhiret işlerinde yardım etmiyorlar. Bu yanlıştır. Din, Allah-u Teâlâ ile kulları arasındaki münâsebeti tanzim eden ilâhî nizamdır.

“Sübhânallah”, dünyada tenzih mânâsında harf ve savt (ses) sûretindedir, ama Âhiret’te ağaç olacak. Diğer ibadetler de bunun gibidir.

Çok iyi konuşup yazmasan da, edebiyat yapmasan da olur. Eğer istenilen mânâ ifade edilmişse, kâfîdir.

Kelâmın en hayırlısı, az olup çoğa delâlet edendir.

Birgün bir genç geldi, bu zamanın zikir zamanı değil cihad zamanı olduğu üzerinde durdu. Ben de ona Enfâl Sûresi’nin şu âyetini okudum: “Ey Mü’minler! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok zikredin.” (Enfâl Sûresi: 45)

Bugün de harp içindeyiz. Nasıl mı? Şöyle ki: Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ın dışında bütün ehl-i kıble, hepsi bizimle kavga ediyor.

Biliyorsunuz, bir istiğnâ hâli vardır. Yani insanın kendisini ihtiyaçsız görmesi hâli. Tarikatımızın büyükleri bu hâlden çok korkarlar ve Allah’a sığınırlardı.

Herkim bir kapıdadır, o her kapıdadır. Herkim ki her kapıdadır, o hiçbir kapıda değildir.

Güneş insana vuracaktır. Fakat insanın kendisi bulut olur. Kibirler, gururlar, kendini beğenmeler hep buluttur.

Usûlü Fıkıh’ın başında şöyle bir ibâre vardır: “Hangi tilki aslanın izine uyarsa, vahşî eşeklerin taze etlerine nâil olur.”

Muhâcir olalım. Durmayalım, Allah yolunda ümitle yürüyelim. Ecel, bizi terakki ederken bulsun.

Şimdi gariblik zamanı; onun için Allah-u Teâlâ’ya kavuşmak daha çabuk olur. Evvelde kırk yılda ulaşılan, şimdi bir yılda ulaşılıyor, belki de daha az zamanda. Niçin? Bu yolu taleb eden az; arzu eden kalmadı.

(Mahmud Ustaosmanoğlu, Risâle-i Kudsiyye Şerhi ve İzahı, 1. cilt, Siraç Kitabevi, İstanbul 2008)
Devamını Oku »

Zindandan Notlar -II-

Seçimi olmayan insan, nefretini hayranlığa dönüştürür.

Çin “Kültür Devrimi”, insanlık tarihindeki (geçmişi silmeye yönelik) en radikal ve en kapsamlı teşebbüstü. Geçmişin hâtırâsını bile nesillerin şuurundan silmek üzere yapılmıştı. Belki 1920’ler Türkiyesi’nin durumu buna benzetilebilir. (Yanlış! Doğrusu: Belki Maoist Devrim, geçmişin hâtırasını bile nesillerin şuurundan silmek üzere yapılmış olan Kemalist devrimlere benzetilebilir. MS)

Bazen bir kişinin hastalığı olarak gördüğümüz şey, aslında çağın veya toplumun hastalığı olabilir.

ABD’deki başlıca zıtlaşmalar sınıf kaynaklı değil, etniktir. Nüfusun üçte birini Anglo-Saksonlar, yaklaşık dörtte birini Hispanikler, %12’sini Siyahlar ve üçte birini ise birbirinden farklı birçok küçük grup oluşturmaktadır.

Nürnberg’de saatler ta XVI. Yüzyıldan bu yana her 15 dakikada bir çalar. Bu, geçmekte olan ve tasarruf edilmesi gereken yeni bir zaman hissini yansıtır. Çalışkan olmak ve dürüst iş yapmak, ahlâkın ilk kanunu hâlini almıştır. Tenbellik ve verimsizlik de ilk günah olmuştur. (Örnek: İsviçreli bir aile, kızlarının fahişe veya erkek çocuklarının ibne olmasını ahlâksızlık ve günah olarak görmez; fakat kızlarının veya oğullarının işsiz kalarak “Sozialamt”a düşmesinden hayâ eder. M.S.)

Hipnoz ve benzeri teknikler, hiçbir objektif temeli olmayan, telkin edilmiş birtakım düşünce ve hisleri nasıl kendimize aitmiş gibi tecrübe edebileceğimizi ispatlar. Mütemâdiyen tekrarlamalar yapan televizyon da hipnoza benzer bir şey hâlini alır. Milyonlarca seyirci, bazen hiçbir gerçek temeli olmayan, çoğu kere kendilerine yabancı olan fikirleri kendi fikirleriymiş gibi kabullenir. Bu, bazı fikir ve tavırların ısrarlı bir şekilde tekrarlanması yoluyla gerçekleştirilen bir kitle hipnozudur.

Almanya’daki antisemitizm hayli eskidir. XVI. Yüzyılın başlarında bile meşhur Alman hümanistleri Reuchlin (1485-1522) ve Ulrich Kohn Guter (1488-1523) Yahudilere karşı şiddetli bir tartışma başlatan eserler yazdılar ve Yahudilerin tüm kitaplarının müsâdere edilip yok edilmesi için bir İmparatorluk fermânı çıkarılmasını savundular. Bu mücadelede, Alman aydınları iki kampa ayrıldı. Köln Üniversitesi, Yahudi elyazmalarına karşı harekete geçilmesini savunurken; Erfurt Üniversitesi hürriyeti savundu ve her türlü baskıyı reddetti. Bu hâdise, Hitler’in zuhurundan 400 yıldan fazla bir zaman önce oluyordu.

Tüm Ortaçağ boyunca Yahudiler, Hristiyan toplumunun acımasız nefretinin hedefi durumundaydılar. Kamu hayatına katılım hakkından mahrum bırakılmışlardı; ve kendilerine, tüm dikkatlerini sürekli daha fazla para kazanmaya çevirme dışında bir seçenek kalmamıştı. Bu şekilde, ticaret ve banka Yahudilerin başlıca meslekleri hâline geldi.

Shakespeare, Venedik tâciri adlı eserinde, Batı’nın kadîm sorunu olan antisemitizmi ele alır. Shakespeare, Shylock adlı güçlü karakterinin şahsında, o dönemde gözlemlediği şekliyle bir Yahudiyi tasvir eder: “İncil konusunda iyi bir eğitim almış, gözünü servet ve para hırsı bürümüş, kinci, dönek, geleneğe riyâkâr bir saygısı olan, hukuku şeklî olarak anlayan (ruhuna değil, lâfzına uyan), ama aynı zamanda adanmış, azimli ve gayretli.” Shylock, Hıristiyanlara haber yollar ve “Bana öğrettiğiniz alçaklığı icrâ edeceğim ve aldığım eğitimi aşmaktan geri kalmayacağım.” der.

Fiillerimizin neticeleri, çoğu kere niyetlerimize bağlı değildir. Meselâ Rousseau, inkılâba ve şiddete açıkça karşı çıkıyordu; fakat onun Sosyal Mukâvele’si inkılâpçı hareketin kutsal kitabı hâline geldi.

Rousseau’nun “Sosyal Mukâvele”sine dayalı mücerred “devlet” dininin iki ana kâidesi vardı: Allah’a iman ve iyilerin mükâfatlandırılıp kötülerin cezalandırıldığı ahiret gününe iman. Onun sosyal ilmi dünyayı değiştirdi. Dini (cephesi) ise sunî olması sebebiyle çabuk unutuldu.

Fransız İnkılâbı ve Ansiklopedistlerin fikirleri, XIX. Yüzyıl başlarındaki topluma çifte hayâlkırıklığı getirdi. Akıl, ideâl bir toplumun oluşması için bir yol açmamış; inkılâp da dünyada özgürlük, eşitlik ve kardeşliği tesis etmemişti. Buna gösterilen tepki Romantizm oldu.

Akılcılık (Rasyonalizm), Kilise’nin dogmatizminden hiç de geri kalmayan kendi dogmatizmini tesis etti.

Soru şu: Sosyal müesseseler mi, yoksa insanların kâlbleri mi değiştirilmeli? Tek doğru cevap, “her ikisi de” şeklindedir. Tabiî ki kâlbden başlayarak; eğer bu mümkünse ve nasıl olacağını biliyorsanız.

Ütopyacı Fransız yazar Fourier (1772-1837), “negatif üretim” tâbirinin mûcididir. O, bu tâbirle, kişinin tabiî ve meşrû ihtiyaçlarının tatminine hizmet etmeyen mal ve hizmet üretimini anlatır. Her üretim faaliyeti faydalı değildir.

Çağdaş kapitalist medeniyette gösterilen insanüstü gayretler ile zihinlerin ve kâbiliyetlerin acımasız rekâbeti bilim, teknoloji ve sanatta daha önce hayâl edilmemiş gelişmelere yol açıyor. Fakat bu, aynı zamanda enâniyeti, karşılıklı yoketme ve zayıfı ezme güdüsünü de tahrik ediyor.

Marx, belki de farkında olduğundan daha fazla talebesiydi Darwin’in. Darwin, biyoloji âlemindeki türler arasında acımasız bir savaş bulunduğunu ilân etmişti. Marx ise sosyal hayattaki sınıflar arasında acımasız bir savaş bulunduğunu ilân etti. Her iki durumda da ahlâkî faktörlerin hiçbir yeri yoktur; ne harpte ne de onun neticesinde. Daha iyi olan değil, daha güçlü olan kazanır; ahlâkî değerler galip tarafından va’z edilir.

Sosyalizm, devletin eriyip gideceğini ilân etmişti. Ama fiîlen n’oldu? Devlet yerine ekonomi eriyip gitti; devlet semirdi ve güçlendi.

Avrupa tuhaf bir yer. Kendisini demokrasinin beşiği ve muallimi olarak görür; ama aynı zamanda diktatörlükler ve totaliter fikirler konusunda da sıradışı bir kâbiliyet gösterir.

Demokrasi, durdurulamayacak bir süreçtir. Acaba bizzat demokrasinin âkıbeti ne olacak?

Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir; ve birçok zaafın kaynağı budur.

Antisemitizm, Hristiyan ülkelerde görülen bir fenomendir. Araplarla Yahudiler arasındaki mevcut çatışma bu türden bir fenomen değildir.

Sosyalist toplumlar dahî, bazen açıkça bazen de üstü kapalı bir şekilde, esirgenen siyâsî özgürlükler için bir telâfî olmak üzere sınırsız cinsî özgürlük sunarlar. Ancak kendisine ve kendi yoluna inanan bir yönetim, uyuşturucu, alkol, cinsî özgürlükler ve diğer “sosyal müsekkinler”i yadsıma riskini göze alabilir.

Propoganda ve öğreti telkini (indoctrination), şartlı refleks psikolojisine, yani hayvan psikolojisine dayalıdır; ve bu, bilinçte “birbiriyle irtibatlandırılmış çiftler” oluşturmayı arzular. Meselâ ateist propagandada, “din” mefhumu ısrarla “gerikalmışlık” ve “hurâfe” mefhumlarıyla irtibatlandırılır. Bu irtibat, mektebin ilk gününden itibaren çocuklara telkin edilir.

Nüfusun basit bir şekilde yenilenmesi için, her kadının iki çocuktan biraz fazla doğurması gereklidir.

Hintli bir iktisatçı, ülkesinde astrologlara ve kâhinlere mekteplerden daha fazla harcama yapıldığını hesaplamış. Bazıları, aralarında gelişmiş ülkelerin de bulunduğu diğer ülkelerde de meselenin daha iyi durumda olmadığı konusunda bizi iknâ ediyor. İnanılmaz şey.

Demokratikleşme istemiyorum; demokrasiyi istiyorum.

Satyagraha kelimesi Batı’da genellikle “pasif direniş” olarak tercüme edilir. Gandhi bu şekilde tercüme edilmesine itiraz etmiştir. Gucerat dilinde bu kelime “doğrulukta sebat” anlamına gelir.

Hak edilmemiş bir mağlûbiyet yoktur. Barbarların akınları, yaşama ve kendisini koruyup kollama kabiliyetini kaybetmiş olan bir medeniyete indirilen son darbedir sadece.

Çok yaygın yeni bir sorun da, kadının yalnızlığı. Genç bir kadının parolası şu: “Anne olmak istiyorum, ama hanım olmak istemiyorum”. Gençlik geçtikten sonra bu dilek değişiyor.

Holocaust kelimesi köken olarak Kitab-ı Mukaddes’te yer alır. Yunanca “holos” (bütün, tüm) ve kaustos (yakmak) kelimelerinden türemiştir.

İsviçre’de mültecî olarak bulunan Lenin, bir gazetecinin “İsviçre’de devrimin yakında patlak verip vermeyeceği sorusuna şöyle cevap verdi: “3,5 milyon nüfusu ve 3,8 milyon banka hesabı (sahibi) bulunan bir ülkede devrim beklememeliyiz.”

İki katsayı (coefficient) yani kadınların istihdâmı ile doğurganlığı, birbirleriyle karşıt ilişki içindedirler. Maddî servetin -çelik, otomobil, roket- ne kadarı mutlu bir çocukluğa değer? Anneyle birlikte geçirilen mutlu bir çocukluğun fiyatı var mıdır; ve başka bir şeyle telâfî edilebilir mi?

Totaliter rejimler aptal, kabiliyetsiz ve korkak insanların bir tehdit teşkil etmediğini çabucak anlarlar ve dolayısıyla onları destekleyip teşvik ederler.

Silahı ve gücü olduğu zaman, aptallık o kadar aptalca görünmez; biz onu disiplin veya tehlike olarak görürüz. Gücünü kaybettiğinde ise, aptallık ne ise o -yani aptallık- olur.

İmparatorluğun sona ermesinin hemen öcesinde, tamamı süvâri idi Roma ordusunun. Dünyayı piyade olarak fethettiler, süvâri olarak kaybettiler.

Batı’nın en büyük hukukçusu olan Hugo Grotius (1583-1645), köleliği gayrıtabiî veya gayrımeşrû görmemekteydi. Ona göre, özgürlük devredilebilir ve feragat edilebilir bir maldı.

Duyduğuma göre, Amerika’da, televizyonda Çaykovski’nin bir piyano konçertosu arasına bile reklam giriyormuş.

Bir devletteki baskı miktarı, onun gerçek otoritesiyle ters orantılıdır.

Üniversitelerde ve yüksek eğitim müesseselerinde kadınlar daha fazla. Fakat karar verici mevkilerde durum böyle değil. Bunun sebeplerinden biri şu: Kadınlar, kadın adaylara değil erkeklere oy veriyorlar.

Batı Almanya’da yılda 50.000, ABD’de 250.000 tecavüz vakası kaydediliyor. Veriler, tecavüz sayısının, cinsî özgürlüğün bulunduğu ülkelerde muhâfazakâr denilen ülkelerden yüz kat daha yaygın olduğunu göstermekte.

İsviçre’nin şu sürekli tarafsızlık statüsü, İsviçre Konfederasyonu’nun kararına ve dönemin büyük güçlerince imzalanan uluslararası anlaşmaya binâen 1815 viyana Kongresi’nde belirlemiştir. (Avrupa Birliği’nin temelleri sayılan bu kongre, Alman Birliği’nin ve Alman Fransız çelişkisinin belgesidir aynı zamanda. 300’den fazla devletti Almanya; 34 devlet ve 4 özgür şehire indirgendi bu kongre ile. Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya’nın ortasında yer alan, Hitler’in bile giremediği, Avrupa’nın altın kasası ve Spielplatz’ı İsviçre ise 22 kantondan -şimdi 26,5- oluşan sürekli tarafsız ve bağımsız bir devlet olarak tanındı. Bu kongrenin bizce daha önemli yanı, Yunan isyanını tetikleyerek, Osmanlı’nın parçalanmasını başlatmasıdır. MS)

Bugünün kaynaklarının yıkıcı gücü sözkonusu olduğunda genellikle öldürücü kitle imha silâhları aklımıza gelir ve daha sofistike olanları unuturuz. Meselâ ananevî hayat tarzını düzenli bir şekilde yıkmayı sürdüren, suç ve şiddeti evlerimizin içine taşıyan ve çocuklarımızı yetiştiren televizyon...

BM Genel Konseyi’nin 1946’da nihâî olarak benimsediği tarife göre “soykırım”, millî, dinî veya ırkî bir sosyal grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan fiildir. Bu fiil doğrudan veya dolaylı olarak icrâ edilebilir; dolaylı olarak “bir grubun siyâsî, sosyal ve kültürel müesseselerinin ortadan kalkmasına yol açacak yaşam şartlarına maruz bırakılması” yoluyla da icrâ edilebilir.

(Aliya İzzet Begoviç, Zindandan Notlar, Klasik Yayınları, 3. Basım, 2006 İstanbul)
Devamını Oku »

______________________________________________